“BİZİM KIZIMIZ ŞİMDİ BOEİNG SÜRÜYOR”
Yazan: Maksim Karacov
Türkçeye çeviren: İsa Cebeci
Bu sözler 1989 yılında Dobruca’nın Zırnevo köyünden Türkiye’ye göç eden göçmenlere aittir. Bir Dobruca köyü olan ve Tervel ilçesine bağlı olan Zırnevo köyü göçmenlerinin acı dramı, 1989 yılı mayıs ayında yön değiştirir. Moskviç marka otomobillerinin bagajlığının alabildiği kadar eşya ile göç eden bin küsur Zırnevolu, Marmara Denizi’nin Avrupa sahilindeki Tekirdağ şehrine yerleşir.
Bugün, yani 22 yıl sonra bu insanlar 140 bin nüfuslu kentin seçkinlerinin bir kısmını oluşturmaktadır. Bulgaristan’da aldıkları eğitime gereken değer verilmekte ve onların çoğu kendi branşlarına göre Belediyede ve Şehir hastanesinde çalışmaktadır.
Zırnevo İlköğretim Okulundan gelen 13 öğretmen, halen kentin çeşitli liselerinde öğretmen olarak görev yapmaktadır. Hepsi Bulgarcayı güzel konuşuyor, beraberlik içinde yaşıyor ve Bulgaristan’dan gelen konukları ağırlıyor.
Şehir limanının en eski adı Rodosto. Daha sonra Tekfurdağı adını alan bu şehirde Avusturyalılara karşı yapılan Macar ayaklanmasının liderlerinden Ferents Rakoçi, 1720 yılından hayatının sonuna kadar sığınak bulmuştur. Onun evi şu an, turistlerin ziyaretine açık bir müzedir.
EMEKLİ MAAŞIM KAVARNA’DAKİ KARDEŞİMİN
MAAŞININ ÜÇ KATI
İsmet Özgür, 1952 yılında doğmuş. Velikotırnovo şehri üniversitesinin tarih bölümünden mezun olmuş. 1989 yılına kadar Zırnevo köyünde 15 yıl öğretmenlik yapmış. Oradan göçüp Tekirdağ’a yerleşmiş. Daha gelişinin altıncı gününde bir yerel liseye tarih öğretmeni olarak atanmış. “Eh, önce 6 aylık intibak kurslarına katıldım ve ondan sonra lisede ders vermeye başladım. Sonra İmam-Hatip Lisesinde de derslere girdim. Geçen yılın ağustos ayında 58 yaşında kendi isteğimle emekli oldum ve şimdi emekli olarak eski maaşımın yüzde % 75’ini alıyorum. Eşim de ilkokul öğretmenidir, O da 1170 TL emekli maaşı alıyor” diye anlatıyor İsmet.
Öğretmen İsmet’in Bulgaristan’da kalan ve Kavarna’daki Tarım Teknik Lisesinde öğretmenlik yapan bir kardeşi var. Adam 28 yıldan beri çalıştığı halde 450 levalık aylık maaş için talim ediyor. Ödemedeki fark şimdiki ölümcül yakıt fiyatlarını telafi etmekten uzak, zira Türkiye’de A 95 benzininin fiyatı 4 levanın üzerinde. İstanbul’da kilometreleri bulan trafik kuyrukları artık daha nadir görülmekte.
ZIRNEVOLULAR BİZİM BELEDİYELERİMİZLE
PROJELER YÜRÜTÜYOR
“Tekirdağ, Bulgaristan ve Yunanistan’dan katılan bazı şehirlerle birlikte TRAKYA BELEDİYELER BİRLİĞİ’ne de üyedir. Stara Zagora, Sliven v.b. belediyelerle karşılaşmalarımız ve etkinliklerimiz oluyor. Birliğin müdürlüğünü yapan Dr. İvan Vırlyakovla ortak çalışmalar yapıyoruz” diye anlatıyor Tekirdağ Belediyesi çalışanı Halit Hasan. O da Zırnevo’dan gelmiş bir göçmen. Kusursuz Bulgarcası ve menajerlik becerisiyle ortak projelerde kilit rolü oynuyor. 2009 yılında Yambol’un Stralca kasabasından gelen dans ekibi Tekirdağ’ın halklararası folklor festivalinin açılışını yapmak üzere özel olarak davet edilmiş.
Şehir daha da büyüyecek. Birkaç yıl içerisinde İstanbul’un yük iskelesinin bu raya taşınması planlanıyor. Bu, Doğu Trakya’da yeni bir megalopolisin (büyük kent) ortaya çıkması anlamına gelir. Onu kim yönetecektir. Burada da Dobruca’dan gelen ve Bulgaristan’da yetişmiş olan göçmenler şehir için şans sayılmalıdır. Onların çocukları bugün İstanbul, Ankara ve dünyanın ad yapmış üniversitelerinde okumaktalar. Bizim çocuklarımızdan farklı olarak onlar döneceklerdir zira bu kent onların mesleki yükselişi için çalışma cephesi yaratmaktadır.
Zırnevolu Halit belli bir gururla anlatımını sürdürüyor: “Gençlerimiz arasında hekimler, diş hekimleri, mimarlar var. Bizim bir kızımız BOEİNG uçağı pilotudur. Adı Ferihan Işık. Başka bir kızımız Japonya’da doktorasını savundu. Bir başka kızımız da ABD’nin Luiziana üniversitesinde maliyecilik üzerine doktora öğrencisi. Feracelere bürünmüş kadın tasvvuru artık mazide kaldı. Bundan dolayı da Bulgaristan kökenli kızlarımız sayılan ve aranan eğitimli, gösterişli ve çalışkan eşlerdir.”
SAYFİYELERİMİZ, ÖDEME GÜCÜ OLAN
TURİSTLERİ NEDEN KAYBETİYOR
Türkiyeliler, bizim gibi turizmi gelişmiş bir ülkenin ödeme gücü olan turistleri reddetmesini anlamakta güçlük çekiyorlar. Oradaki devlet memurları özel “yeşil pasaportlar” kullanıyorlar. Onlarla, AB ülkelerinin çoğunu vizesiz ziyaret edebiliyorlar. Bu memurlar ödeme gücü olan turistlerdir ve bundan dolayı da Türklere iyi gözle bakmayan güney komşumuz Yunanistan bile geçen seneden beri yeşil pasaportlulardan vize istememektedir.
Sadece Bulgaristan, Türkiye ile anlaşma imzaladığı halde, onu bir türlü yürürlüğe koymamaktadır. Burada çifte vatandaş olan seçme turistler için söz olmuyor, sayısı yüz binleri bulan ve ödeme gücü olan devlet memurları ve onların aileleri için söz oluyor. Onlar, Bulgaristan’ın Karadeniz sahillerinde dinlenmek istiyorlar lâkin vize alımında çıkartılan zorluklar yollarını kesmektedir.
Bir şey daha var. Sosyalizmin son yıllarında uygulanan “Yeniden Doğuş” süreci esnasında bütün Bulgaristan Türklerine olduğu gibi Zırnevolulara da Türkçe konuşma yasağı getirilmişti. Türkiye’ye vardıklarında ise Bulgarca bildikleri için devlet memuru olanlara maaşlarına ek olarak yabancı dil tazminatı ödenmiştir. İşte size Ankara’nın ince jeopolitiği veyahut da adeta kurallara riayet etmesi…
Çevirmenin Notları:
1. Üç Haziran 2011 tarihli Trud gazetesinde yayımlanan yazıda üç fotografa yer verilmiştir. Birinci fotografta 140 bin nüfuslu Tekirdağ şehrinin limanı görülmekte ve buraya birkaç yıl içerisinde İstanbul sanai limanının taşınacağı belirtilmiştir.
2. İkinci fotografta tarih öğretmeni İsmet Özgür’ü görüyoruz.
3. Üçüncü fotografta ise “BOEİNG” pilotu Ferihan Işık ile BOEİNG fabrikalarında çalışan uçak mühendisi damatın düğününden bir sahne verilmiş.
4. Bu yazının sahibi Maksim Karacov, Trud gazetesinin çalışanlarındandır. Kızı Tsveta, Sofya’da geçici olarak çalışmış olan bir Zırnevo göçmeninin oğlunu sevmiş ve onunla evlenmiş. Düğünleri Tekirdağ’da ve Sofya’da yapılmış. Tekirdağ’a kızının düğününe gelen Maksim Karacov, Zırnevolular hakkında bilgi sahibi olmuş ve gördüklerini gerçeğe uygun olarak yazmaya özenmiş. Eyvah, sen misin yazan!? Adamı yazdığına pişman etmişler. Bu yazıyı bir de Trud gazetesinin internet sitesinde okudum.
Olmaz böyle şey! Acayip ve inanılmaz tepkiler! Türkler ve Türkiye ile ilgili gerçekleri beyinleri komünizm ve faşizm sabunuyla yıkanmış olan Bulgarların kabul etmesi pek de kolay olmayacak. Onlar istedikleri kadar yürüsünler, biz yürümeye devam edelim.

DELİORMAN’DA DUYGU YÜKLÜ SOHBETLER
(Yol Yazısı)
Yazan: İsa Cebeci
Çift vatandaşlığın sağladığı kolaylıklar sonucunda memleketimiz Bulgaristan’ı sık sık ziyaret etme fırsatımız oluyor. Doğduğumuz, gezip tozduğumuz, ilk defa aşık olduğumuz yerleri tekrar görmek, eski dostlarla baş başa vermek insanı mutlu ediyor. Oraları bilhassa mayıs ayında görmek, o taptaze yeşilliklerin içine dalıp ciğerlere oksijen doldurmak ve kuş sesleriyle mest olmak kadar zevkli bir şey olabilir mi!
Bu yıl özel otomobilimizle Bulgaristan’da zevkimize göre çok güzel bir gezi yaptık. Dereköy sınır kapısında sigorta görevlisi bir ay süreli yeşil kart vereceğini bunun fiyatının 95 avro olduğunu bize bildirince sevindik. Bulgar sınır kapısından da 18 avro ödeyerek "vinetka” denen yol pulunu aldık. 11 Mayıs gününe rastlayan ilk gün Burgaz-Karnobat-Şumen-Silistra güzergâhını tercih ettik. İlk durak olarak Dulovo kasabasını kararlaştırmıştık. Gideceğimiz hane bizim kadim dostumuz, şair ve tercüman Ali Bayram’ın eviydi. Saat 17’ye kadar dinlene dinlene gitsek yine varacaktık.
Burgaz şehrinde bir LUKOYL bayiinden mazotumuzu aldık. Burada dizel yakıtı 171 stotinka idi. Türkiye’ye göre oldukça düşük bir fiyat. Motor da yüz kilometrede 5 litre yaktığına göre ziyaretimizin sonuna kadar yetebilirdi. Burgaz Sofya otobanından bir süre ilerledikten sonra Karnobat kavşağından Şumen’e yöneldik. Yolumuz yeni yeşillenmiş ormanlardan, düzenli bir şekilde ekili tarlalıklar içinden geçerek bizi Şumen ovasına getirdi. Çevre yolunu tercih edip Şumen-Hitrino- Dulovo yoluna yöneldik. Artık Deliorman bölgesinin koynuna girmiştik. Asfalt yol yama yama üstüne olduğundan arabamızı fena sarsıyordu lâkin yolun iki yanındaki orman şeritleri erguvanların mora ve maviye bakan renkleriyle, akasyaların sapsarı, gelin çiçeklerinin kar beyazı ak pak görüntüleriyle gönüllerimizi şenlendiriyordu. Eşim bu güzellikleri fotoğraf makinesiyle hareket esnasında yakalamaya çalışıyor ancak sarsıntılardan resimler net olamıyordu. Birkaç yerde arabayı stop edip o taze güzelliklere dokunmak, mis kokulu çiçekleri koklamak istedik. Tabii ki onları fotoğraf makinesine de depolamak hedef haline gelmişti. Bu güzellikleri hem Bulgaristan’daki dostlarla, hem de Türkiye’deki dostlarla paylaşacaktık, hem de internet ve dergiler aracılığı ile. Nitekim öyle yaptık. Güzellikler içinde bol bol fotoğraf çekerek bir kısmını yanımıza almış olduk.
Güzelliklere temas ede ede ikindi saatlerinde Dulovo kasabasına vasıl olduk. Ali bey ofisinde çalışmakta olduğu için doğrudan evine gittik. Eşi Fatma abla bizi pek sıcak karşıladı. Aile dostumuzdu onlar bizim. Akrabadan kardeşten de öte. Göç öncesinde defalarca karşılıklı ziyaretlerimiz ve sohbetlerimiz olmuştu. Ayrı illere bağlı olmalarına rağmen oturduğumuz köyler yakındı. Onlar bize, biz onlara hiç çekinmeden gidip geliyorduk. Ortak yanlarımız vardı çünkü. Eşlerimiz güzel türkü söylerler, bizlerse şiir-edebiyat sevdalıları, Türkçe aşkıyla yanıp tutuşan öğretmenler. En önemlisi de dost canlısı, dostluk yanlısı kişiler. Misafirlikleri eksik kusur aramak için değil, hasret gidermek, acı ve mutlulukları paylaşmak için araç olarak kabullenen kişilerdik. İşte bu nedenle Allah ne verdiyse yer içeriz, sonra da en tatlı sohbetlere, yani şiir ve türkü dünyasına dalarız.
Bu gelişimizde de öyle oldu. Ali Bey mesai saatinden sonra Türkçe öğretmeni olan ve bunun dışında çevirmenlik işinde kendisine yardım eden kızı Arzu ile birlikte eve gelince bayram havası estirdi. Dostça sarılmalarla hasret giderildikten sonra hal hatır faslı başladı. Bir de Ali Bayram Havası vardır ki o da şiirdir. O hava ancak rakı içme faslıyla başlar. Şiir okuma konusunda Ali Bey bir numaradır. Belleğini şiirlerle süslemek için çok emek vermiştir gençliğinde. Böyle masa sohbetlerinde misafirlerine (bilhassa şiiri severlerse) adeta şiir şöleni sunar. Bu akşam da bizi böyle bir şölen bekliyordu. Ama çeşitliliği arttırmak için bir de bağlama gerekiyordu. Masaya oturmadan Dulovo’nun saz ustası Erol Ekiz’den bir de bağlama aldık. Fatma ablamıza o güzel türkülerini okurken refakat edecektik. Öyle ya, müziksiz şenlik olur mu?
Eşlerimiz ve Aga’mın kızı (Sofya üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı okuyan boydaşların çoğu Ali Bayram’a “Aga” diye hitap ederdi) Arzu masayı donattılar. Rakı bardakları ağızlarını açmış ellerimizin uzanmasını, mezeler de çatallarımızın onlara “çatmasını” bekliyorlardı. Ama bu işin bir usulü vardı. Önce “rakı duası” okunmalıydı. Bu işin hocası da Ali Bayram. Bardağı eline alıp duasını okudu: İç bu ab-ı hayatı/ Neşe verir bedene/Allah rahmet eylesin /Rakıyı icat edene... Kahkahalar içinde kadehler tokuşturuluyor ve şiir sohbeti başlıyor. Ev sahibimizin kafası şiir dolu. Ezber okuduğu şiirlerin sayısını tam bilmesek de az olmadığını biliyoruz. Cahit Sıtkı’nın “Haydi Abbas” şiiriyle başlıyor, hececi şairlerin şiirlerine geçiyor. Okuduklarının can kulağıyla dinlendiğini görünce okuma hevesi daha da artıyor. Bir ara şiirlere paydos edip sözü Fatma ablamıza ve saza veriyoruz. Bir süre eskiden bildiklerimizi hep birlikte söylüyoruz. Şenliğin derecesi alınan rakıyla artıyor. Uzun yolculuk yapmış olmamıza rağmen yorgunluk bedenlerimizi terk etmişe benziyor. Sazı, türküleri bırakıp tekrar şiire geçiliyor. Ali Bey kendi hazırladığı bir antolojiyi açıyor bu defa. Defalarca okuduğu ve hoşlandığı şiirleri bize de okuyor. Yemekler, rakılar, mezeler midelere, şiirler de beyinlere doluyor. Böylece saat ikiyi buluyor. Uyku zamanı geliyor...
İkinci gün öğreniyoruz ki bu yıl Demir Baba şehitleri anma törenleri 16 Mayıs günü yapılacaktır, yani cumartesi günü. O zamana kadar Silistra’ya gidip bağımızda biraz eşineceğiz, orada bulunan baldız ablamız Sabriye ile Elman bacanağın konuğu olacağız. Sonra da Ali Bayram’ı alıp İsperih kasabasına gideceğiz ve Demir Baba şenliklerine katılacağız. Şimdi “Ver elini Silistra, çık karşımıza Tuna!” deyerek gaza basıyoruz. Ve bizi sabırsızlıkla bekleyen Sabriye ablamız ve Elman eniştemiz gülerler karşımızda. Küçük Mustafa Çeşme meydanındaki ulu kavağın altına otomuzu park ediyoruz. Yine tatlı tatlı hasret gidermeler ve duygu yüklü sohbetler. Burası Silistra bağlarının bulunduğu bir semt. Doğal kaynak suyu yazın kışın hız kesmeden akıp duruyor. Suyun şifalı olduğu söyleniyor o nedenle de başı hiç boş kalmıyor. Önce onun suyundan kana kana içiyor, sonra da bacanağımızın evine yerleşiyoruz.
Silistra yirmi yıl öncesinin canlı ve Türklü Silistra’sı değil. Kentin ana caddesine girince her adımda karşılayıp selâm verdiğimiz Türkler yok şimdi. Bir zamanlar oraya her vardığımızda bize hoş geldin deyen Nevzat Deniz, Hikmet Şan, Galip Sertel, Hüseyin Rasim yoklar şimdi. İlk ikisi ebediyete, son ikisi de Türkiye’ye göçtü. Silistra damadı olan Naim Bakoğlu var ama o da taa Aydemir’de, yani sonradan Silistra şehrinin mahallesi statüsünü kazanmış olan yerde. Neyse ki Silistra damadı olan şair arkadaşımız Galip Sertel hanımıyla buradaymış. Telefonla kendisine ulaşabildim. Onun önerisiyle bir akşam DPS il yönetimi lokalinde buluştuk, hem maç izledik hem sohbet ettik. Bu sohbette şehrin sayılı Türk aydınlarından Şehabettin ağabey de vardı. Ertesi gün Necdet Naimoğluyla da görüşüp sohbet ettik. Şair Naim Bakoğlu hayatını sürdürme mücadelesi veriyor. Sohbetlere, yarenliklere ayıracak vakti ve maddi gücü yok. Demokrasi denen rejim sanatçılara özel ilgi gösteremiyor, aç mısın tok musun, diye soramıyor.
Ve beklediğimiz gün 16 Mayıs gelip çatıyor. Kuzeydoğu Bulgaristan’daki Türklerin büyük bir kısmı bugün Demir Baba Tekkesi’nin bulunduğu ormanda “Yeniden Doğuş” süreci şehitlerini anma törenlerine katılacak. Bu, Türklerin geleneksel şenliği haline gelmiş ve DPS tarafından düzenlenen bir girişim. Silistra şehrinden de araç kalkacağını söylediler. Biz eşimle daha Cuma günü Zvenimir (Ayvatköy) köyüne yollandık. Orada yirmi küsur yıldan beri görüşemediğim öğrencilik arkadaşım ve dostum Sabit Yakubov oturuyor. Silistre’nin Bistra (Akpınar) köyünde doğmuş. Kendisi tarih ilimleri doktorudur. Doktorasını Almanya’nın Bon şehrinde yapmış. Tezinin konusu ise Makedonya sorunu üzerine. Almanca ile kitap olarak da basılmış. Önce eşi Dr. Hatice Yakubova’yı sağlık ocağında buluyoruz. Bizi tanıyamıyor. Belki de otuz yıl görüşmemişiz. O yüzden bizi tanıyamamakta haklı kadıncağız. Yarım saat sonra köy meydanındaki dükkân önünde Sabit Bey bizi buluyor. Sarmaş dolaş hasret gideriyoruz. Artık onlara davetliyiz ve orada konaklayacağız, uzun zamandan beri paylaşamadıklarımızı paylaşacağız...
Ama öncelikli bir işimiz var: Benim Şumen şehrindeki üniversite yılları arkadaşlarımdan Muhsin de burada oturuyormuş. Eşiyle birlikte düne gelince bu köyde öğretmenlik yapmışlar. Yakınlarda beyin ameliyatı geçirmiş. Kendi evinde, eşinin gözetiminde toparlanmaya çalışıyormuş. Köy meydanına da pek yakın. Evini tarif ettiler ve bulmakta zorluk çekmedik. Bizi hanımı karşıladı. Ardından kapıda Muhsin göründü. Beni görünce “Bu adam Cebeci’dir” dedi. Hareketlerinden mustarip olduğu belli oluyordu. Yarım saat kadar süren sohbetimizde eski günleri ve dostlarımızı yâd ettik. Bir kez akciğer, bir kez de beyin operasyonu geçirdiğini anlattı. Yakında Sofya’ya kontrole gidecekmiş. Tedirgin olduğu belliydi. Gözyaşlarını tutmakta zorlanıyor gibi geldi bana. Oysa Muhsin bizden daha genç, iyi kalpli ve ağır başlı, efendi bir arkadaşımızdı. Böyle bir hastalığa yakalanmaya lâyık değildi. Kendisine moral vermeye çalıştık, ancak moral sayesinde hastalığın üstesinden gelebileceğini belirttik. Ayrılırken bütün dostlara selâm gönderdi gözlerindeki buğulanmayı gizlemeye çalışarak.
Sabit Bey bizi sokak kapısında bekliyordu. Kendi arabalarını dışarı çıkarmış, bizim arabayı iç kata alarak güven sağlamak istiyordu. Demokrasiyle birlikte Bulgaristan’da cinayetler de artmıştı. Hırsızlıklar almış başını gidiyordu. Birkaç bira parası için annesini, babasını, nine veya dedesini öldürenler oluyordu. Son yıllarda ülke batı arabalarıyla dolduğundan araba fiyatları Türkiye’ye göre çok düşmüş. Önceleri sık görülen araba hırsızlıkları azalmış da olsa biz yine de arabamızı güvenceye almalıydık. Nitekim onu görülmeyecek bir şekilde iç avluya aldık. Artık rahatla oturup sohbet edebilirdik. Sabit Bey masaya rakısını getirdi. Hoş geldiniz diyerek ilk yudumu aldı. Hatice Hanım oturuyor, kalkıyor, sofrayı eksik bırakmamaya çalışıyordu.
Biz Sabitle çeşitli sorunlar üzerinde tartıştık durduk. Muhatabım yeni rejimin olumsuzluklarından bahsederken iki arabasından birinin nasıl çalındığını anlattı. Bu arada Hatice’ de dinlemeye uygun olunca Pomaklık konusuna girdim. Hatice Pomak kökenliydi. Bundan gocunmuyordu, ben de kökeninden dolayı kimseyi ne küçümser, ne de dışlarım. Herkes önce insandır ve bunun için de insanca muamele görmelidir. Sonuçta herkes kendini nasıl kabul ediyorsa odur. Bana göre hiçbir millet safkan değildir. Bütün milletler de melezdir. Daha çok eski dönemlerde milletlerin çok karıştığını defalarca okudum. Ama Pomaklar için çok farklı şeyler söyleniyor. Son yıllarda okuduklarımdan bende de bazı fikirler hasıl oldu. Onları paylaşayım, dedim. Hatice Hanım dikkatle dinleyip dururken Sabit Bey, kızıp kükredi. Yüksek sesle bağırıp çağırmaya başladı: “Sen nerden biliyorsun? Okuduğun kitapları yazanlar nerden biliyor? Ben tarihçiyim ama tarihçilere kızıyorum. İmkânım olsa bütün tarihçileri hiç gözümü kıpmadan kurşuna dizerim. Tarihi yeniden başlatırım... Bırakalım insanları kendilerini nasıl hissediyorlarsa öyle yaşasınlar...” Tabii ben Sabit’i çocukluğundan beri tanırım. Tars turs etmesi beni etkilemez ve de gücendirmez. Söyledikleri doğru olduğu halde tarzı yanlıştı. Sakinleyip oturmasını sağladıktan sonra görüşlerini paylaştığımı söyledim. Konuyla ilgili sadece bir faraziye anlatma istediğimi ama kimsenin onu bir gerçek olarak kabul etmek zorunda olmadığını da belirttim. Konuyu değiştirdik. Sabit bey artık okumaya ve araştırmaya paydos demişti. Yeni rejimin getirdiği yeni olumsuzluklardan çok rahatsızdı. Demokrasinin anarşiye dönüşmesini istemiyordu. Haklıydı. Adam, Almanya’da yaşamış, Amerika’yı görmüştü. İki çocuğu ABD’de yaşıyordu. Bulgaristan’daki ise yokluklar ve yolsuzluklar “demokrasisi”ydi.
Sabah saat yedi raddelerinde uyandık. Kahvaltı etmek istemedik, ettirdiler. Bugün 16 Mayıs cumartesiydi. Demir Baba Tekkesi’ne gitme günü. Artık bedenen yıpranmış olan dostlarımızdan istemeyerek ayrıldık. Sözleştiğimiz gibi ters yönde kalan Dulovo kasabasına yöneldik, çünkü Ali Bayram bizi orada bekleyecekti. Vardığımızda kendini yola hazır bulduk. Ali Bey bu kez tedbirli davranmıştı. Deliorman Edebiyat Derneği başkanı sıfatıyla İsperih Belediye Başkanı Sn. Adil Reşidov’dan propusk (tören alanına arabayla giriş izni) almayı ihmal etmemişti. Önceki yıllarda Ali Bey arabasıyla beni götürmüş, bu yıl da ben onu arabamla götürüyordum. Belediye başkanı Adil Bey’in verdiği izin belgesini benim arabam için kullandık ve biz de Ali Beyle arabamızda seçilmişler gibi kurula kurula polis noktalarından sorunsuz olarak geçtik. Otoyu ağaçların koyu gölgesine park edip kalabalığın içine daldık.
Genizlerimize ızgara kokusu ve dumanları dolup iştahımızı tırmalıyordu. Büfeler ve satıcılar toprak yolun iki tarafına tezgâhlarını ve masalarını kurmuşlar, müşterilerini bekliyorlar. Sevenler kebap köfte tabaklarına hücum ediyor, isteyenler biralarını veya gazozlarını içiyor. İnsanların çoğu hareket halinde, biraz aşağıda kurulu bulunan gösteri sahnesinin etrafında yer almaya çalışıyor. Seyircilerin çoğu yeşil çimler üzerine oturup, sahnedeki etkinlikleri izlemek için hazırlanıyor. Milletvekilleri ve Parti kodamanları için özel masalar ve sandalyeler getirilmiş. Lâkin protokol henüz yerini almamış. Sahne etrafını dolaşıyor, Türkiye’den gelen dostlar var mı diye bakınıyorum. Eşim, fotoğraf makinesini benden alıp programdan çekimler yapacağını söylüyor. Ondan ayrılıp seyyar lokantalara yöneliyorum. Şair arkadaşlarımız, muhtemelen orada toplanacaklar.
Ali Bayramla tekrar buluşuyoruz. O arada şair Mustafa Çete de geliyor. Yola yakın bir masaya oturuyoruz. Yakınımızdaki bir masada iki İsmailleri- İsmail Çavuş ile İsmail Tunalı’yı görüyoruz. Onların yanına gidiyoruz. Masanın karşı tarafında Kalavalı şair Ali Boncuk var. Mustafa Çete 73 yıllık yüküyle, bedenindeki “bıçak izleriyle” etrafı kolaçan edip yeni gelen kalem arkadaşlarımızı yanımıza ulaştırıyor. Bir ara Galip Sertel ile Naim Bakoğlu da gelip masamızda yerlerini alıyorlar. Deliorman şairleri, Demir Baba şenliklerini her şeyden önce dostlarla görüşmek, hasret gidermek ve dostça sohbet etmek için fırsat biliyorlar. Siyasilerin onlarla ilgilenmediği gibi, onlar da siyasilerle ilgilenmiyor. Bu dostlar arasında Sofya’dan, İstanbul’dan, Çorlu’dan, hatta Ankara’dan, Deliorman’ın Türk köy ve kasabalarından gelenler var. Deliorman Edebiyat Derneği kısıtlı imkânlarına rağmen kalem dostlarına birer bira, ikram ediyor. Kuru kuruya sohbetin pek tadı olmuyor.
Bu arada edebiyat sevdalıları yanımıza gelmeye devam ediyor. İşte Bulgaristan Türklerinin 85 yıllık edebiyat çınarı Prof. İbrahim Tatarlı da arkadaşı Ali Tanrıkulu ile masamıza teşrif ediyorlar. Tatarlı, üniversiteden benim de edebiyat hocam. Sıcak bir karşılama ile onları da bağrımıza basıyoruz. Sohbet esnasında son kitabını soruyoruz. Çantasından tuğla kalınlığındaki “İNSALARIN, MİLLETLERİN VE AZINLIKLARIN HAKLARI” kitabını çıkarıyor. 800 sayfalık bir eser. Bulgarca olarak basılan kitap 2009 Evraziya basım evinin yayını. Böyle büyük bir eserle bizleri sevindirdiği için kendisini içtenlikle tebrik ediyoruz. Sohbet derinleşiyor, konular değişiyor, masamızı saranlar sürekli artıyor. Geçen yıllarda tanımış olduğum Ali Piroğlu ile Niyazi Makak’ı bu defa göremiyorum. Benim gıyaben tanıdığım, ancak şimdiye kadar görüşme imkânı bulamadığım Deliorman aydınları Muhsin Kara ve Hüseyin Manav adlı kalemdaşlarla da bizzat tanışmış oluyoruz.
“Goren Dunav” vakfı başkanı İsmail Tunalı ağabeyimiz bizi vakfın bulunduğu Karan Varbovka’ya davet ediyor. Uygun bir zamanda ziyaret sözü veriyoruz. Bir ara sazı elinde Aşık Emrulla’nın masamıza geldiğini görüyoruz. Hemen ayağa fırlayıp sarılıyorum. Ağabeyim Ahmet Cebeci sayesinde Emrullah bizim tarafa gelmiş, beraberce saz meclisleri düzenlemiştik. Bunca yarenliklerimiz var. Tatarlı Hocam da kendisini pek seviyor. Aramıza almayı buyurdu. Aldık ancak Emrullah heyecanlıydı. Sahneye çıkacaktı, sazıyla iki türkü çalıp söyleyecekti. Biraz aşağıdaki sahnede program başlamıştı. Onu anons edecekler diye sabırsızlanıyordu. Nihayet sazını alıp sahneye doğru yürüdü. Deliorman’daki kalem kardeşlerimiz Demir Baba şenliklerini fırsat bilerek yılda bir kez olsun toplanabiliyorlar, biz Türkiye’de olanlar o kadarını da yapamıyoruz. Nedense Türkiye’deki etkinliklerin de dışında kalıyoruz.
Biraz daha sohbet ettikten sonra Prof. İbrahim Tatarlı da kalktı. Sofya’ya dönecekti. Vedalaştık. Bu yaşlarda böyle dik duruşuna hayran kaldık. Gerçekten bir çınar gibiydi. Diğer arkadaşlarla da ayrıldıktan sonra Ali Bayramla sahneye doğru yürüdük. Sıdika Ahmedova’nın sesi meşe ormanı altında yankılanıyordu. Sahneye yakın bir yerde eşimle buluştuk ve kendisinden fotoğraf makinesini devraldım. Onu, programın Baş Müftü’nün duasıyla açılması çok etkilemişti. Ahmet Doğan ve diğer siyasetçileri de izlemişti. Bu toplantıda “soya dönüş” şehitlerinin anılmasıyla birlikte Avrupa Parlamentosu için DPS’nin gösterdiği adaylar tanıtılmıştı. Biz o kısımları izleyemedik. Ancak Sıdika Ahmedova ve ondan sonra sahne alanları dinleyebildik. Jivkov rejimince yasaklanan türkülerimiz Tekke vadisini inletiyordu...
Bu arada Aşık Emrullah sahne yanında heyecanla davet edilmeyi bekliyordu. Sahnede son amatörler oynuyordu. Biz, Emrullah Beyin sahneye çıkmasını beklerken sunucu bayan programın sona erdiğini duyurmasın mı! Emrullah, sazı elinde baktı kaldı. Ne yapacağını bilemiyordu. Tabii yetkililerin bu tutumuna çok üzüldük. Oysa Emrullah DPS’yi öven bir türkü yazıp bestelemişti. Saygısız yetkililer, bu garibana böyle bir tavrı uygun bulmuşlardı. Böyle bir filmi Avcılarda yazar Sabri Tata’nın 80. yılını anma töreninde görmüştük. Barış Manço sahnesinde Mustafa Çavuşev kızıyla birlikte konser vermişti. Sonunda Emrullah sazıyla bir türkü söyleyip jübileri selâmlayacaktı. O zaman da Türkiyeli bazı densizler Emrullah Beyi böyle engellemişlerdi de parmağı ağzında, türküsü boğazında kalmıştı...
İşte bu son olayı hesaba katmazsak biz eşimle birlikte Mayıs ayı ortalarında ecdat diyarı Deliorman Türkleriyle çok neşeli görüşmeler ve sohbetler yapıp, şahane izlenimlerle Türkiye’ye döndük. Kendi arabamızla gittiğimiz için tarladaki çiftçi ile dahi görüşme, çeşitli güzellikleri fotoğraf makinemize depolama fırsatımız oldu. Türkiye’ye döndük ancak niyetimiz birkaç gün kaldıktan sonra tekrar Bulgaristan’a ve Tuna boyuna gidip baharın tadını çıkarmaktı. Nasıl olsa çift vatandaş kimliklerimiz vardı ve yeşil sigortamızın süresi de ancak yarı olmuştu.
Not: Bu yazı 2009 yılında yazılmış, uzunca olduğu için dergilerde yayımlanamamıştı. Burada adı geçen bütün dostları sevgiyle yâd ediyorum. (İ.C.)
Sn. Ruşen Rıza: "HÖH Geçmiş Tecrübeleri olan Güçlü bir Partidir”
Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) ile Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Başkanlığınca Bursa Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde 2-3 Mayıs 2011 tarihlerinde gerçekleştirilen "Balkan Ülkeleri Medya Forumu", 11 Balkan ülkesinden 150'yi aşkın katılımcıya ev sahipliği yaptı. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sn. Bülent Arınç'ın himayesinde gerçekleştirilen foruma, aynı zamanda, Kosova Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar, Karadağ Devlet Bakanı Rafet Husovic, Sırbistan Devlet Bakanı Süleyman Ugljanin, Bulgaristan Hak ve Özgürlükler Hareketi temsilcileri ile Balkan ülkelerinden çok sayıda basın mensubu katıldı.
Balkanların istikrarlı geleceğinde medyaya düşen sorumluluğun farklı yönleriyle tartışıldığı foruma, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK)’nu temsilen, USAK AB Araştırmaları Merkezi’nden Balkanlar Uzmanı Sn. Muzaffer Vatansever de katıldı. Forum esnasında bölge ülkelerinden gelen birçok katılımcı ve siyasilerle görüş alışverişinde bulunan Vatansever’in, bu kapsamda, Bulgaristan siyasetinin en önemli aktörlerinden biri olan Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) Genel Başkan Yardımcısı Sn. Ruşen Rıza ile ülkede yaşanan son gelişmeler üzerine yaptığı söyleşiyi aşağıda bulabilirsiniz.
M. Vatansever: Bulgaristan’da uzun yıllardır devam eden tartışmalı Baş Müftülük meselesi, komünizm dönemi baş müftüsü Nedim Gencev'in Bulgaristan Yüksek İdare Mahkemesi'ne başvurusu ile yeni bir sürece evirilmişti. Konuyla ilgili Mahkeme’nin Bulgaristan Müslümanlarının seçilmiş Baş Müftüsü Mustafa Aliş Hacı’nın resmi kaydını geçersiz sayması, taraflar arasında çatışmalara sebep olmuş, son bir yıl içerisinde yerel ve merkez müftülük binalarının işgaline kadar varan olaylar yaşanmıştır. Konuyu en son Yüksek İstinaf Mahkemesi'ne taşıyan baş müftülük temsilcilerinin bekledikleri karar geçtiğimiz hafta (21 Nisan 2011) açıklandı ve Mustafa Aliş Hacı’nın baş müftü seçildiği Şubat 2011’deki Müslümanlar konferansı tescil edildi. Bildiğimiz kadarıyla, Bulgaristan'da Yüksek İstinaf Mahkemesi'nin kararlarına itiraz hakkı da bulunmuyor. Sonuç itibariyle, Bulgaristan’da Müftülük krizi çözüldü diyebilir miyiz? Siz gelinen noktada neticeden memnun musunuz?
R. Rıza: Doğrudur, Yüksek İstinaf Mahkemesi’nin kararına itiraz hakkı bulunmamaktadır. Mahkemenin kararı ile birlikte müftülük krizi şu an için çözülmüş durumdadır ve netice itibariyle memnun olduğumuzu söyleyebilirim. Fakat tüm bunlar yeni sorunların yaşanmayacağı veya Bulgaristan Müslümanları Baş Müftülüğünün tüm sıkıntılarının çözüldüğü anlamına gelmiyor. Geçmişten örnek verilirse, 2008 yılındaki, Bulgaristan Müslümanlarının en üst karar alma mercii olan ve Yüksek İslam Şurası Başkanlığı, üyelikleri ve Baş Müftülük makamı gibi yönetim kadrolarının belirlendiği Milli Müslümanlar Konferansı da benzer şekilde resmi kabul edilmiş ve kayıtlara geçmişti. Ancak aradan çok az bir zaman geçti ki, Nedim Gencev şahsi başvurusuyla Konferans’ta alınan kararlarla ilgili Mahkeme’ye itiraz dilekçesi verdi ve Konferans geçersiz sayıldı. Dolayısıyla Baş Müftülük meselesi, siz de ifade ettiniz, çok uzun yıllardır devam ediyor; sadece Mahkemeye konu olan sorunun adı değişiyor.
Ancak şunu da tekrar etmekte fayda var. Az önce verdiğim örnek yanlış anlaşılmasın, şu an Mustafa Hacı Aliş, Bulgaristan Müslümanlarının Baş Müftüsü olarak Yüksek İstinaf Mahkemesi tarafından tescil edilmiştir ve Mahkeme’nin kararına itiraz hakkı bulunmamaktadır.
İlaveten, yeni bir kanun değişikliği söz konusudur. Buna göre, oy çoğunluğu esas alınarak encümenlerin isteği üzerine Olağanüstü Milli Müslümanlar Konferansı toplanabilecek. Diğer bir ifadeyle, encümenlerin %50’den fazlası talepte bulunursa, Olağanüstü Konferans yapılacak ve yönetim değişikliğine gidilebilecek. Şu anki düzenlemelere göre Milli Müslümanlar Konferansı sadece Yüksek İslam Şurası tarafından toplanabiliyor. Kanun değişikliği ile bu sistem çoğulcu bir yapı kazanacak. Ayrıca bugüne kadar resmi kabul edilen Şura, 1996 yılında Nedim Gencev’in düzenlediği Konferans’ta belirlenen Şura idi. Üzerinden geçen on beş yıl boyunca düzenlenen Konferanslara, Nedim Gencev geçersiz olduğu gerekçesiyle itiraz etmiş ve Mahkemeye başvurmuştu. O nedenle ne Mustafa Aliş Hacı’nın Baş Müftülüğü ne de Şabanali Ahmed’in Yüksek İslam Şurası Başkanlığı bir türlü tescil edilememişti. Yapılacak yeni kanun değişikliği ile Konferansı kimin toplayacağı sorunu ortadan kalkmış olacak. Konferans ve seçimler kanuna uygun yapılmış olacağı için, kişilerin şahsi başvurusu ile Mahkeme’ye itiraz yolunun önü de kapatılmış olacak.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, kanun değişikliğini takiben, Baş Müftülük yeni bir Konferans düzenleyecek ve Bulgaristan Müslümanlarının iradesini temsil eden seçimler gerçekleşecektir. Şahsi kanaatim, müftülük sorununun artık çözüldüğü yönündedir. Yeni kanun değişikliği ile olası problemlerin de ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Nedim Gencev’in çeşitli girişimleri olsa da, inanıyorum ki, sonuçsuz kalacaktır.
M. Vatansever: Bulgaristan siyaseti ile ilgili gündemdeki ikinci bir konu da 22 Aralık’ta Parlamento tarafından kabul edilen Seçim Yasası değişikliği ile ilgili tartışmalar. Buna göre, kişilerin yerel seçimlerde oy kullanabilmesi için ülkede 12 ay süreyle ikamet etme şartı getirildi. HÖH olarak siz konuyu Anayasa Mahkemesine götürdünüz. Konuyla ilgili son durum nedir?
R. Rıza: Bulgaristan Parlamentosu’nda geçtiğimiz yıl sonunda kabul edilen yasa değişikliği ile yerel seçimlerde ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Bulgaristan vatandaşlarının oy kullanabilmesi, Bulgaristan’da veya AB ülkelerinde 12 ay ikamet etme şartına bağlanmıştır. Bu, tamamıyla vatandaşların seçme hakkının kısıtlanmasına yönelik bir girişimdir. Oysa bizim yaklaşımımıza göre kanunlar, toplumsal yaşamı düzenlemek ve insanların hayatını kolaylaştırmak amacıyla vardır. Seçim yasası da bunlardan bir tanesidir. Ayrıca, yasa değişikliğine göre, Almanya’da yaşayan bir Bulgaristan vatandaşı oy kullanabilecekken, AB üyesi olmadığı için Türkiye’de yaşayan bir Bulgaristan vatandaşı –ki Almanya’da yaşayana göre daha yakındadır- oy kullanamayacaktır. Bu, temel bir insan hakları ihlalidir ve açık bir şekilde ayrımcılık yapılmaktadır. Demokratik bir devlette böylesi uygulamalar kabul edilemez.
Biz bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk ve şu an kararı bekliyoruz. Ayrıca bunun bilinçli yapılmış bir kısıtlama olduğunu düşünüyoruz. İnsanların seçme ve seçilme hakkı elinden alınamaz. Bulgaristan vatandaşı olan herkesin Bulgaristan siyaseti ile ilgili söz söyleme hakkı vardır. İnsanların temel hak ve özgürlüklerine, belli politika ve stratejilerin çerçevesinde coğrafi sınırlar çizilemez. İnanıyoruz ki Anayasa Mahkemesi, hukukun üstünlüğü ilkesini ve demokratik değerleri gözeterek kararını verecek ve yasa değişikliğini bozacaktır.
M. Vatansever: Son olarak HÖH’de meydana gelen istifalar ve yönetim değişikliğini sormak istiyorum. Partinin önemli isimlerinden biri olan Kasım Dal’ın Ocak ayındaki istifasını, Parlamentodaki en genç milletvekillerinden biri olan Korman İsmailov takip etti. Son dönemde HÖH’de yaşanan iç sorunları ve Parti’nin yaklaşımını kısaca değerlendirir misiniz?
R. Rıza: Kasım Dal ve Korman İsmailov’un istifaların temel gerekçeleri, HÖH’de yenilenme yapılması ve bu kapsamda yönetim değişikliğine gidilmesi ile ilgili kişisel talepleridir. Oysa, 2009 yılı Aralık ayında yapılan Parti Kongresi ve takip eden süreçte birçok değişiklik yapıldı. Bildiğiniz gibi Parti’de beş tane Başkan Yardımcılığı pozisyonu vardır. Bunlardan Lütfi Mestan dışındaki dördü değişmiştir. Biliyorsunuz, Bulgaristan’da yaşayan Pomak kardeşlerimiz vardır. Değişen Başkan Yardımcılarımızdan biri Pomak’tır. Avrupa Parlamentosu’nda HÖH’ün milletvekilleri vardır. Bunlardan biri çok başarılı bir bayan arkadaşımızdır, Filiz Hüsmenova. Aynı zamanda kendisi Başkan Yardımcılarımızdan biridir. Nihayetinde Bulgaristan’da yaşıyoruz, bir diğer Başkan Yardımcımız de Bulgar’dır, Hristo Biserov. Yeni seçilen Başkan Yardımcılarından sonuncusu da benim, HÖH’ün Gençlik Kolları örgütünden gelen bir isim olarak bulunuyorum. Tüm bunlar, HÖH’ün çeşitliliğe ve farklı grupların temsiline önem verdiğinin de açık bir göstergesidir.
Söz konusu değişiklikler Bulgaristan yasaları gözetilerek kanunlara uygun yapılmıştır. Ayrıca Bulgaristan siyaseti ve toplumsal yapısı dikkate alınarak geliştirilmiş bir stratejinin parçasıdır. HÖH’ün kuruluşundan bu yana -21 yıldır- Parti’de böylesi kapsamlı bir değişiklik yapılmamıştır. Şahsi kanaatim, bu hareketlerin biraz da kişisel rövanşizmden kaynaklandığı yönündedir. Bu kişilerin Parti’ye yönelttikleri suçlamalar da son derece yersizdir. Eminim ki takip ediyorsunuzdur, örneğin, Parti olarak Türk Kültürü ile ilgili, örf ve adetlerin yaşatılması ile ilgili birçok çalışmalar yapıyoruz. İki hafta önce, Bulgaristan’da Türk kültürü ile ilgili ilk Milli Konferansımızı düzenledik. Türkiye ile ilişkilerimize her dönemde büyük önem atfediyor ve daha ileri bir safhaya taşımak üzere çalışıyoruz. 19 Mayıs’ta Cebel’de 1989 yılında yaşanan büyük göçün anma törenleri yapılacak. Etkinlikte, her yıl olduğu gibi Türkiye’den gelen konuklarımız da olacak. Bir gün öncesinde ise -18 Mayıs’ta- Cebel’de, tüm dernek başkanlarıyla, Ahmet Doğan ve parti yönetimindeki kişiler bir araya geleceğiz. Bu da ilk kez yapılıyor. Özetle, HÖH sadece siyasi olarak değil kültürel ve toplumsal alanda da yoğun faaliyetlerine devam edecek.
M. Vatansever: Son dönemde Parti içerisinde yaşanan bu sıkıntılar kapsamında değerlendirirseniz, Ekim ayında yapılması beklenen yerel seçimlerle ilgili HÖH’ün genel stratejisi nedir?
R. Rıza: Yaklaşan seçimlerle ilgili en önemli stratejimiz, ekip çalışmasını benimsemiş olmamızdır. Parti’deki arkadaşlarımızla aramızda güven tesis edilmiştir ve güçlü bir şekilde seçimlere gireceğiz. İlaveten yereldeki faaliyetlerimizi yoğunlaştırıyoruz. Az önce ifade ettiğim Parti kadrosundaki değişikliklerin de olumlu sonuçları olacağını düşünüyoruz. Şüphesiz geçmişte, Parti yönetiminin yanlış politikaları ve yaklaşımları söz konusu olmuştur. Bilhassa Belediye Başkanlıkları ve yerel temsiliyetler hususunda bundan sonra çok daha dikkatli davranacağımızı belirtmek isterim. Fakat sonuçta hepimiz insanız, hatalarımız olacaktır. İnsanlar bize hatalarımızı ne kadar gösterirse biz o kadar memnun oluruz, daha iyisi için çalışırız. Ancak bu yapıcı bir süreç olmalıdır. Hiç kimsenin bütünlüğümüzü bozmasına izin vermeyeceğiz. HÖH’ün seçmen tabanı Bulgaristan’daki azınlıklardır ve meydana gelecek bir bölünme herkesin zararına olacaktır. Korman İsmailov ve Kasım Dal’ın, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yaptıkları bu çıkışları olumlu görmüyorum. Ancak inanıyoruz ki, biz bu mücadeleden çok fazla yıpranmadan çıkacağız. Parti olarak şu ana kadar hem kendi içimizde hem Bulgaristan iç siyasetinde birçok zorluğun üstesinden geldik. Şu an yaşanan sıkıntıları da geçmiş tecrübelerimizle aşacağız.
M. Vatansever: Zaman ayırdığınız ve görüşlerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
R. Rıza: Ben teşekkür ederim.
Röportaj: Muzaffer Vatansever
USAK AB Araştırmaları Merkezi
2-3 Mayıs 2011, Balkan Ülkeleri Medya Forumu, Bursa.
20 Yıl mı gerekiyordu Kasim Dala bazı konuları anlamak için veya o zekası yavaş çalışan birimiydi ki ....
Yoksa çıkarısı bitince mi anladı HÖH'ün bitieceğini..! Fakat HÖH her zaman yaşayacak, ne Kasimler geldi geçti !
Автор: Люба МАНОЛОВА
Не сме Северна Африка все пак, та бивш заместник на Ахмед Доган и член на Комисията по досиетата на Държавна сигурност да ни разтягат локуми, влизайки в политиката и то от зала в НДК, наемът на която не е жълти стотинки!
Двайсет години бяха нужни на съратника на Ахмед Доган, за да прозре, че е омерзен от партийния си лидер, когото послушно следваше?! Да не би Дал е бавно развиващ се?
Пред Анна Цолова и Виктор Николаев доскорошната дясна ръка на Доган, - Касим Дал се опита да извае образ на жертвен агнец, целият в бяло!
"ДПС ще има нов лидер" бе посланието на Дал в един от най-гледаните сутрешни блокове - чуйте видеофйла!
Хайде холан, не ядем доматите с колците, за да повярваме в някакъв български вариант на младотурски преврат!
На 27 март в НДК?!? бившият вече заместник на Ахмед Доган – Касим Дал пусна оферта за влизане в политиката, а членът на Комисията по досиетата, Екатерина Бончева му удари едно силно рамо! Да се смее ли, да плаче ли човек от разказваната приказка, как във Фейсбук, забележете, направили спонтанна група “Приятели на Касим Дал”?! и как още “по-спонтанно” фейсбукците и не кой да е, а самата Екатерина Бончева си спретнаха сбирка в НДК!? Не в кварталната сладкарничка, не в нечий апартамент, а в НДК?!
Всъщност Екатерина Бончева бе представена като поканена на сбирката в НДК на Дал...
А Дал от своя страна дебело излъга, че чак през 2010 година научил, че Ахмед Доган имал досие!? Че до 2010 година!? Не нам – пише на Руския паметник!
Къде беше Касим Дал до 2010 година – в звукоизолирана камера, без достъп до медии може би или на луната?
Че и децата в родината знаят, че Доган е имал досие, как тогава само Касим Дал не е знаел?
Две изходни точки на старта на Дал:
Първата е едно признание на министър-председателя Бойко Борисов, казано повреме на разговора му с Юлиян Вучков, че ако се коалира с ДПС ще векува във властта...
Втората изходна точка са прокрадналите се тези, че само нова политическа сила, нова партия би накарала хората да гласуват в предстоящите избори за местна власт и президент...
Да не би министър-председателят ни да е имал в предвид коалиция с отлъчения от ДПС Касим Дал? Все пак с “тръгването си” в политиката отново, Дал прави в момента неоценима услуга – да отвлече нарастващото недоволство на гражданството от правителството и неспособността му да се справи с управлението на страната! Това определено инкасира много червени точки!
Защо точно Екатерина Бончева представи Касим Дал на “приятелите му от Фейсбук”? Та кой друг по-достоверно би могъл да легитимира Дал като чужд на Държавна сигурност от нея?
В мига, в който Касим Дал бе изключен от ДПС, той най-спокойно обяви, че е нужна революция в ДПС и млад лидер – разбирайте той като по-млад от Доган да направи “революция” като създаде политическо продължение на ДПС под друго име!
Засега Дал е още в парламента, въпреки че е отлъчен от ДПС, но той гледа към бъдещите избори и се готви да влезе в политиката отново – без да е излизал! Показателно за това е изявлението му “Оценката на нашите избиратели ще бъде наказателна!”
Кои избиратели има в предвид Касим Дал – тези на ДПС, с което си отживя в политиката повече от 20 години, или тези, които се надява да отдели от ДПС?
Що се отнася до Фейсбук – ако всички групи от тази мрежа тръгнат да влизат в политиката – къде ще му излезе краят! …
AHMET DOĞAN VE ESERİ HÖH
Yazan: İsa Cebeci
Bu yazıyı Ahmet Doğan’ı çok sevdiğim veya Kasim Dal’dan nefret ettiğim için yazmıyorum. İki aydan beri bizim genç kardeşimiz Ahmet Yıldız, Kasim Dal’ı kınayan, HÖH başkanını da destekleyen çıkışlarda bulunuyor. Dal’ın HÖH saflarından ihraç edilmesinden sonra bir kutuplaşma oldu. Partinin içinde yapılması gereken polemikler böylece dışarıya taştı ve sanal aleme de ulaştı. Oysa Ahmet de, Kasim de artıları ve eksileriyle, günahlarıyla sevaplarıyla bizim insanlarımız ve öz kardeşlerimizdir. Onlara öfkeyle değil, kaygıyla, sağduyu ve iyi niyetle yaklaşmamız gerekir. Dünyada kusuru olmayan insan var mı? En iyisi gerçekleri anlamaya azami çaba göstermektir.
Peşinen şunu belirtmek isterim ki, bu yazının birilerini küçümsemek, incitmek gibi bir amacı yoktur. Biliyorum bugün komşumuz Bulgaristan AB ülkesi olmasına rağmen yoksulluğun kucağına düşmüştür. İnsanların büyük bir bölümü adeta hayatta kalma mücadelesi veriyor. Çaresizlikten ufukları kararmış, umutları tükenmiştir. O nedenle de sinirler gergin ve parlamaya hazır durumdadır. Herkes, ekonominin biraz rahatlaması için mucize bekliyor. Partiler, parti liderleri, refahı yakalamış olanlar suçlanıyor. Oysa esas sebep ülkeyi kendi pazarına çeviren Batı emperyalizmidir.
Kötü durumların baş müsebbiplerinden biri olarak Ahmet Doğan da gösteriliyor.
Ona isnat edilen suçlamalar ve sitemler arasında şunlar da var:
- Ahmet, meclis toplantılarına katılmıyor.
- Ahmet, kabuğuna çekilmiş, önemli ülke sorunları üzerinde susuyor, kendine yöneltilen suçlamalar üzerinde bir şey paylaşmıyor.
- Ahmet’in etrafını kariyeristler ve derebeyleri sarmıştır.
- O, yirmi yıl boyunca Türkiye’deki seçmenlerini ziyaret etmemiştir.
- Todor Jivkov totalitarizmine karşı savaşmış olan Ahmet Doğan, sonuçta kendisi bir totaliter lider haline gelmiştir. (Prof. Lüdmil Georgiev)
- Ahmet Doğan’ın DS ajanı olup en yakın arkadaşlarını ihbar etmiştir. (K. Dal)
- DS ajanı olarak “soya dönüş” sürecinde komünist iktidarla birlikte olmuş ve bunun için seçmenlerinden özür dilemeliymiş. (Sezgin Mümün)
- Anadili öğretimi konusunda kararlı davranmamış, hattâ konu görüşülürken meclis oturumlarına katılmamıştır.
Bu listeyi daha da uzatmak mümkün. Hangilerinin tutarlı, hangilerinin tutarsız olduğuna parti sempatizanları başka kaynakları inceleyerek cevap verebilirler. Son günlerde Bulgar medyalarında önemli söyleşiler yayımlandı, HÖH yetkililerince açıklamalar da yapıldı. Ahmet Doğan’ın kişiliği ile ilgili söyleşiler arasında onun baş müstantiği (sorgucusu) Angel Aleksandrovla DS’deki rehber subayı albay Marinov’un verdiği söyleşilere de bakmak gerekir. Tek sözle Ahmet’in ve 25 yıllık kader arkadaşı Kasim Dal’ı konu eden çok ve hacimli yayınlar yapıldı; onları da okuyup bilgi sahibi olmak gerekir. Bilgi edinmeden fikir üretmek mümkün değildir çünkü.
İnsanlar genelde bilmedikleri, tanımadıkları kişilere karşı alerji ve nefret duyarlar. Böyle kişileri tanıyınca yanıldıklarını fark ederler. Ben, A. Doğan’ı bizzat tanıyan bir kişi değilim fakat onun kişiliği ve çalışmaları hakkında çok kitap ve yazılar okudum. Ayrıca o netameli ve korkulu “soya dönüş” süreci günlerinde onu, kurdukları gizli örgütün başına getiren Dobrucalı isyankâr arkadaşlar ile defalarca görüştüm. Hiçbir arkadaşından Ahmet aleyhinde söz işitmedim. Hepsi onun zekâ ve bilgi düzeyine hayran oluyor, metanet ve moral üstünlüğünden övgüyle bahsediyorlardı. Bu kurucu üyelerin çoğu halen Çorlu’da ikamet etmektedir, sadece Necmettin Hak belli bir süre İstanbul’da kalktıktan sonra Bulgaristan’a dönmüştür.
Unutmamak gerekir ki, 1985 yılı Ocak ayında gerçekleşen ad değişimi sonrasında ilk direniş örgütü Dobriç’te kurulmuştur. Kurucuların başında uygulama öğretmeni Necmettin Hak bulunmaktadır. Bir otobüs içinde bu örgütü kuranlar arasında Bakalovo köyünden Zahit Vahit (Öztürk), Bahri Mutallip, Nevzat Karani (Akıncı) ve Stefanovolu Şemsettin Hüseyin vardır. Daha sonra Salih Poyraz, Basri Doğan, Rufi Karabahtlı, Mümün Mustafa, İsmet Mutlu, Erol Korkmaz, Üzeir Ali, Galip Mehmet ve başkaları katılır. Örgüt, Bulgaristan’da Türk Milli Kurtuluş Partisi (BTMKP) adı altında kurulmuştur. Ancak Partiyi kuran bu gençlerin eğitim seviyesi ve bilgi birikimi hiç de yeterli değildir. Tek Necmettin Hak ön lisans bitirmiş bir kişidir. Bu ilk dönemde örgütün kesin bir programı yoktur. Parti üyesi bazı kişilere sabotaj ve şiddet eylemi uygulamak eğilimindeler. Akıncı’nın ifadesiyle kucaklarına aldıkları ateş gittikçe ellerini yakmaktadır. Bu ateşten kurtulmak için hep birlikte örgüte münasip bir lider aramaya karar verirler. İlk olarak Sofya Üniversitesi mezunu ve coğrafya öğretmeni olan İsa Cebeci’ye Nevzat Karani (Akıncı) vasıtasıyla liderlik önerisi götürülür. Bir ücra köyde oturan İsa bu konularda yeterli bilgiye sahip olmadığını ve ağabeyinin Türkiye’de mülteci olmasından dolayı izlendiğini bahane ederek öneriyi geri çevirir. Daha sonra Bezmerli öğretmen Rufi Yakuboğlu’na (Karabahtlı) Basri Doğan gönderilir. Rufi bey de kabul etmez. Kuruculardan Bahri Mutallip (Gürses) Kırcaali’deki savcı dayısının kapısını çalar. Önerisi çok tehlikeli bulunur ve reddedilir.
Böyle bir ortamda yine Bakalovo köyünden Mümün Mustafa ortaya çıkar ve Sofya’da Bulgar İlimler Akademisinin Felsefe Enstitüsünde aspirant olan yakını Ahmet Doğan’ı önerir. Karar verilir ve üç kişilik bir heyet ( Necmettin Hak, Zahit Vahit ve Mümün Mustafa) Sofya’ya gidip Ahmet’i bulur. O zaman 30 yaşında ve beyni felsefe bilgileriyle dopdolu olan Ahmet, hepimizin şansına getirilen bu tehlikeli öneriyi kabul etmiştir. Dobriç’e “akraba ziyareti” için gelir ve Zahit Vahit ile buluşur. Ahmet, Dobriç’in bir başka köyünde doğmasına rağmen Bakalovolularla akrabalık bağları da olan bir kişidir. Bu yüzden onlara güvenmiş ve örgütün başına geçmeyi kabul etmiştir. Nihayet örgüt aradığı nitelikli yöneticisini bulmuştur. Onun bu kararı hayatında bir dönüm noktası olmuş, hiç ummadığı acılı olaylarla karşılaşmasına, dört yıla yakın hapis yatmasına ve türlü eziyetler çekmesine sebep olmuştur. Ahmet Doğan’ın o yıllarda başkentte çalışıyor olması da örgütü yönetmesi açısından güzel bir isabettir. Yoksa küçük bir yerleşim yerinde oturanın yapacağı bir iş değildir.
Dobriç örgüt yöneticiliğini üstlendikten sonra Ahmet Doğan Varna’da Kasim Dal ve İbrahim Arifle gizli bir grup oluşturur. 8 Aralık 1985 tarihinde Varna’ya gelerek Dobriç ile Varna gruplarını bir araya getirip birleştirir. Necmettin Hak, Kasim Dal ve İbrahim Arif üçlüsünün hazırladığı program projesini incelerler. Daha sonra Ahmet Doğan 1986 Ocak ayı ortalarında bütün belgeleri gözden geçirip halklararası normlara uygun hale getirir. Gizli teşkilâtın son kelimesi “parti”yi hareket sözüyle değiştirir. Bunun amacı muhtemel bir cezayı hafifletmektir. Ocak ayında örgütün programı, tüzüğü ve yapılanmasına dair belgeler kabul edilir. Ülke üç operatif bölgeye ayrılır. Onun teklifiyle her türlü şiddet girişimi reddedilmiş, totaliter rejime karşı mücadelenin silâhsız olarak gerçekleşmesine karar verilmiştir. Şiddete baş vuranların örgütte yer alamayacağı vurgulanmıştır.
Olaylara bu günün şartlarından bakarsanız onların ciddiyetini ve ne kadar hayati ve tehlikeli olduğunu anlayamazsınız. Karşınızda bir polis devleti, diktatör bir partinin hakimiyeti vardır. Savcılar olsun, hakimler olsun, polis olsun hepsi bu partinin üyesi veya yetiştirdiği kişilerdir. O rejimde siyasi suçluların kendilerini savunacak kapıları yoktur. Bunun da ötesinde Ahmet DS ajanıdır. Bulgaristan’da Türk Milli Kurtuluş Partisinin başına geçerek sadece BKP’nin siyasi hattına karşı gelmekle kalmıyor, elemanı bulunduğu DS’ye de ihanet etmiş oluyor. Bu son suçlamayla Batı Trakyalı Sadık Ahmet gibi “bir trafik kazasına” kurban da gidebilirdi. Neyse ki, örgüt açıklanmadan önce örgüt üyelerinin bir listesini bir yabancı konsolosluğa ulaştırmış, BMT’ye de Bulgaristan’daki Türk halkına soykırım yapıldığını duyurmuştu. Artık hapse atılsa da bedeninin imha edilmesi zorlaşmıştır.
Ben şahsen, Ahmet Doğan’ın DS ajanı olduğu halde böyle bir gizli örgütün başına geçip cephe değiştirmesini başlı başına bir kahramanlık olarak görürüm. Böyle bir adım atan kişinin ya ne yaptığını bilmeyecek kadar cahil, yahut da Komünist iktidarın yarın çökeceğini bilecek kadar basiretli olması gerekir. Ahmet’in inanılmaz bir riski göze alması bile ürkütücüdür. İlgimizi çekmesi gereken bir husus daha var. O yıllarda Ahmet, bilimsel kariyer merdivenine tırmanmaya başlamış, Türklerin kolay kolay giremediği bir kurumda (BAN) felsefe uzmanı olarak göreve başlamış. Hangi rejimde olursa olsun böyle bir kurumda bu yetenek ve çalışkanlığı ile orta bir refah seviyesinin yakalardı. Bu fırsatları da elinin tersiyle iterek, zorlu, sorumlu ve tehlikeli bir yolu seçmiştir. Bazı kişilerin “DPS’yi Ahmet’e DS kurdurdu” iddiasına ise gülüp geçiyorum. Böyle bir şey olsaydı hapislerde çürümesine de gerek kalmazdı.
Tekrar Ahmet aleyhindeki iddialara dönüyorum. Bir yıl kadar önce HÖH’ten ayrılan Prof. L. Georgiev gazeteci Penço Kovaçev’e verdiği bir söyleşide şöyle demiş:
“Ahmet Doğan şu savını tekrarlayıp duruyor- HÖH’ü ben yarattım, ben yok edeceğim. Oysa gerçek şudur- HÖH’ü ne Ahmet yaratmış, ne de o yok edebilecektir.”
Bu iddiada hatadan öte bir haksızlık olduğu açıktır. HÖH’ü gerçekten Ahmet Doğan kurmuştur. Tabii bunu arkadaşları ile birlikte yaptı fakat o arkadaşlarının büyük bir çoğunluğu onu daha ilk fırsatta terk ederek yalnız bıraktılar. Kurucu arkadaşlardan biri bana gizli örgütün ilk başkanı Necmettin Hak’ın Türkiye’ye sığındığını öğrendiğinde Doğan’ın çok üzüldüğünü ve çocuk gibi ağladığını anlattı. Ya Ahmet bu gizli örgütün başına geçmeseydi ne olurdu? Bütün olumsuzluklara rağmen o, hem illegal dönemde, hem de demokrasi döneminde bir partiye dönüştüğü zaman da bu formasyonun hep başında olmuştur. Önce Dobrucalı gençlerin kurduğu BTMKP’nin başına geçip daha sonra Varna örgütüyle birleştiriyor. Hapisten tahliye olduktan sonra da 4 Ocak 1990 yılında Varna’nın Drındar köyünde, Ahmet Doğan’ın evinde DPS (HÖH ) kuruluyor.
O andan sonra olanlar, Prof. Dr. İbrahim Tatarlı’nın DPS tarihiyle ilgili makalesinde anlatıldığı gibidir. Biz sadece Dobriç dönemine dair bazı ilâvelerle yetiniyoruz.
Her şey bu kadar açıkken “HÖH’ü Ahmet Doğan kurmadı” demek haksızlıktır.
Türkiye’de CHP’yi M. K. Atatürk’ün, Rusya’da Bolşevik Partisini Lenin’in kurduğu gibi Bulgaristan’da Hak ve Özgürlükler Hareketi partisini de Ahmet Doğan kurmuştur.
O partiyi Ahmet Doğan yok edecektir diye bir kural da olamaz. Atatürkle Lenin kendi kurdukları partileri yok edip de mi göçtüler bu âlemden. İnsanlar ölür, eserleri kalır ve banilerini hatırlatırlar. HÖH, çağdaş Bulgaristan’ın siyasi hayatının temel yapılarından biridir ve bütün azınlık mensuplarının beklentilerine çözüm getirecek yapıların başında gelir.Yola Doğanla mı, başkasıyla mı devam edeceğine partililer karar verecektir. Ama
unutmamak gerekir ki, tarihin o karanlık günlerinde şartlar onu öne çıkarmış ve çok önemli siyasi misyonlara imza atmasını sağlamıştır. Okuduklarımdan şu sonuca vardım: Doğan, siyasete girmeyip bilim alanında kalsaydı, orada da üstün başarılara imza atardı. “Bilgilenmenin Ontolojik ve Metodolojik Sorunları” konusunda yapacağı ilginç araştırmalarla çoktan profesör ünvanını da alırdı. Ben onu siyasetçiden çok politolog (siyasetbilimci) olarak, ideolog (fikir babası) ve teoriysen olarak görüyorum.
Siyasetçi olan kişi, her şeyden önce iyi bir hatip, çok enerjik ve sürekli halkla temasta olan, sürekli onun nabzını tutmasını bilen insan olmalıdır. Fikirleri hayata geçirmesini bilen ve beceren kişidir bana göre siyasetçi. Kafasıyla ve bedeniyle bıkmadan, yorulmadan koşturandır. HÖH’ü yeni şartlarda ancak bu tipten insanlar başarıdan başarıya taşıyabilir. Ahmet Doğan, aktif siyasi hayattan çekilmezden önce yukarıdaki niteliklere sahip kişileri parti saflarında bulup sorumlu mevkilere getirerek görevlendirmelidir. Büyük liderler genelde yerlerini lâyıkıyla dolduracak haleflerini hazırlayamadan göçüp giderler. Ahmet Doğan yakında 57 yaşını doldurdu, yani Atatürk’ün ölüm yaşını geçirdi. Marin Marinov’un dediği gibi belki haleflerini çoktan belirlemiş de olabilir. Bu konuda da en makûl kararı vereceğine de inanıyorum.
Benim tartışan taraflara tavsiyem şu olabilir: Yalan yanlış sözler söyleyerek, vurducu kırdıcı tavırlar takınarak, çamur ve iftiralar atarak üstünlük elde edilemez. İnsan yetiştirmek hem sabır, hem yatırım, hem de zaman isteyen bir iştir. Gökten yetişmiş adam yağmıyor. Bir insanın çok iyi bir şekilde yetişmesi için en az 30 yıl gerekiyor. Onun için yetişmiş insanlarımızı değer olarak görmeye devam edelim.
Ama yeni değerler yetiştirmeyi, onlara da sorumluluklar yüklemeyi görev bilelim.
İnsanlar geçicidir, kurumlar kalıcıdır. Bir gün Ahmet Doğan da ebediyete göçse bile eseri DPS (HÖH) sayesinde sık sık hatırlanacaktır.
Водещият офицер на Сокола: Доган създаде проекта "Доган”

Марин Маринов е полковник от резерва. Работил е в секретния отдел Пети на ПГУ. Водещ офицер на Ахмед Доган. Когато се запознали за пръв път, студентът по философия му казал: „Няма да съжалявате, другарю Маринов, аз съм роден за велики дела”. Ядосан, разузнавачът отговорил: „Малкия, великите дела ще ги правиш в Турция”.
- Г-н Маринов, след скандалното напускане на ДПС от Касим Дал рухна ли митът за Доган?
- Мит за Доган няма. 20 г. той е пред погледа на цялата общественост с нелегалната организация, която е направил преди падането на комунизма и ДПС като партия. Митове сега насажда Касим Дал, той самият е продукт на Доган и част от митологема¬та, ако изобщо съществува такава. От дете Доган го е взел и е работил над него.
- ДС знаеше ли, че Доган общува с Касим Дал?
- Всичко знаехме, той не е крил нищо от нас, тогава не е ставало дума за някаква конспирация. Естествено като е най-умният в селото - те го търсеха. Там го гледаха като месия какво ще им разка¬же, за какво ще им говори. Това беше една своеобразна школа, която млади момчета минаха покрай него. Но те са го търсили.
- Но Доган е донасял за най-близките си, Дал е отвратен точно от този факт?
- Зависи кой как чете досието му. Докато е бил на отчет към МВР Варна, може да е имал някакви глупави све¬дения като войник, но след като стъпи в София и ние го поехме, той донос не е писал. Що се отнася до Касим Дал – Доган е създателят му, а Дал никога не успя да се освободи от силата на своя учител. Той вероятно има ня¬какви качества, но глобално погледнато си остана на интелектуалното ниво от времето на комунизма въпреки парите, които направи, въпреки властта, която имаше чрез Доган. Сега говори манипулативно в името на негови лични цели. Вярвате ли, че за 25 г. Дал не е успял да прогледне кой е до него. От 18 години се знаят истините за миналото на Доган. Те най-добре си знаят вътре отношенията в партията и доколко са били чисти, и защо са ги търпели? Защо Дал стои 20 години до Доган, той не е от идеалистите, които напуснаха ДПС първите години, а е от хората, които най-много се облагодетелстваха от Доган. Той е сред най-богатите турци в страната. Касим е болезнено честолюбив, но не успя да преодолее компле¬ксите си от Доган, а те са много и страшни.
- Но защо Доган е писал за хазяйката си, любовниците си, за колегите си...
- Това са глупости, които говори Дал, той не е вникнал в досието му. Чел е, но нищо не е разбрал. Доган е каран да пише биографии, за майка си, за баща си, когото не обича и ги е напуснал, за сестрите си, за хора от обкръжението му. Ние го готвехме за сериозна работа, за нелегални действия зад граница и трябваше да знаем всичко, а той да бъде железен. Първо, за хората от обкръжението му, второ – така се развиваха и експериментираха анализаторските му качества и той чистосърдечно е споделял, не е криел нищо. Всяка една се¬риозна разузнавателна служба би постъпила така, той, ако скрие нещо, ние ще спрем връзката с него.
Ще дам интересен пример. Направихме на Малкия (така Мари¬нов нарича Доган, б.а.) една комбинация с дама на име Дора, също наш агент, българка, но осино¬вена от турско семейство. Тя имаше изключително интересни връзки в Турция и в тази общност. Беше идеален вариант за брак с Доган и така по-автентично да бъде изведен зад граница. Запознахме ги, без да им се казва за какво става въпрос. Тя се оказва доста по-актив¬ната страна и още първата вечер остана да спи при него в квартирата му. Била е доста настъпателна, но той не се е поддал повече. В квартирата му имахме техническо ме¬роприятие, без да знае, а на сутринта колегите ме бъзикаха: „Айде, сватба ще имаме”. Малкия веднага написа сведение за нея, за връзката им, която не е била консумирана. Тя също написа сведение до нас. Но по-го¬лямата истина е, че Доган тогава имаше голяма любов с Таня Же¬лязкова, тя вече бе бре¬менна от него и той й е останал верен и не се е поддал на Дора. Ето това например е чел Касим Дал, но нищо не е разбрал за шефа си, а още по-малко какво е преживявал.
- От тези доноси пострадал ли е някой?
- В никакъв случай не става дума за доноси от популярния вид. Котегоричен съм, че няма пострадал от неговите докладни и това може да се провери. Хората, за които е писал, в никакъв случай не са били обект за разкриване на оперативни дела, или пък, за да им се навреди. Целта беше да знем всичките му обвързаности, за да няма изненади. Аз като оперативен работник съм пренебрегвал указания на ръководството да му се възлагат задачи от Шесто управление. Искали са да го ползват, но никъде по досиетата не може да се намери документ, че е вършел такива неща, че е изпълня¬вал поръчки, затова няма и пострадали.
- Приемате ли констатацията на Касим Дал, че Доган е най-успешният проект на ДС?
„Доган” е най-успешният проект на Доган. Ние като служба сме имали конкретна задача да издирваме такива като него, да им даваме възможност да се развиват, да ги подпомагаме и използваме за нелегална работа зад граница. Доган беше само един от многото. Но ние не сме изградили Доган като борец срещу комунизма, нито пък като политик и лидер на ДПС. Той се създаде сам. Готвехме го за едно, а той с уменията и знанията, които получи от нас, се превърна в друго. Преди дни самият Касим Дал в телевизионно интервю се изтърва, че в Старозагорския затвор се събрали група затворници и решили да работят за образа на Доган. Така че човекът, който сега го плюе, е сред създателите му.
- Какъв тогава е бил проектът на ДС за Доган?
- Нелегал зад граница, естествено в Турция, а не в Москва. Основната задача беше да бъде внедрен в южната ни съседка в обект, който представлява интерес за нас. Например като философ той можеше да попадне в тяхната академия която се занимава с обществени науки. Ако се беше осъществил този проект, чрез него можехме да изучаваме турски учени, техни схващания и теории, философията, която поставят в основите на държавата си. Това беше залегнало в плана му за подготовка, за изучаване на лица, които утре ще представляват интерес за оперативна разработка. Имало е и други варианти за развитието му – да остане на Запад, да оти¬де в САЩ, Франция. Той също е писал как е виждал бъдещето си зад граница - 5-6 варианта. Виждал се е например като стажант в чужд институт по философия.
- Защо не успяхте да го реализирате?
- Заради специалността му, особена е - философ. После дойде възродителният процес, спря реализацията му. Тогава той сам избра своята позиция – мястото, което му се пола¬гаше исторически – застана справедливо на страната на етноса си. Смяната на имената беше насилствен акт, абсурден, античовешки. Истината е, че никой не знаеше, че ще се провежда такъв процес. Единици бяха наясно какво ще се случи – Живков, Пенчо Кубадински, Димитър Стоянов, Георги Танев и още няколко. Несправедлив процес, обърка съдбите на тур¬ците, обърка и нашите съдби.
- Доган обучаван ли е да бие, да убива?
- Абсурд, обучаван е един¬ствено да създава връзки, да анализира, проучва, да отсява информации.
- Колко души са готвени от вашия отдел за нелегали?
- През моите ръце са минали поне 40-50 човека, но нито един от тях не бе реализиран. Дойде смяната на имената и момчетата се разбягаха. Ще кажа, че имаше много по-перспективни и добри от Доган – лекари, агрономи, инженери. Сега се внушава, че е инфилтриран от службите в нелегалното турско движение. А логиката е да възложим подобна задача на по-добрите от него, а такива имаше. Знам, че около подготовката за възродителния процес новият му водещ офицер Иван Карамучев вече е бил зает със смяната на имената и почти е изоставил Доган. Питал съм го какво прави нашето момче, а той ми отговаряше: „Оставил съм го да отлежава”.
- Защо човекът на ДС се е включил в турската съпротива?
- Той е поканен точно от тези негови кръжочници, като Дал. Тези момчета са били невежи и това неминуемо налага Ахмед като водещ, може да оформи документ, да формулира цели на организацията, да направи устав, да изработи тактика и стратегия. Използвал е талантливо всичко, на което го учехме. Но не е дошъл в София, за да донесе на водещите си офицери какво се случва, това е факт. Доган не е предателят на тази организация. И най-интересното е, че организацията им бе пробита от агент на Шесто към Окръжното управление във Варна. Затова казвам, че е глупост да се внушава, че Доган там е бил внедрен от ДС. Контактите му с нас са допреди смяната на име¬ната, след това той бе загубен за ДС и това се случи с много други момчета, в които инвес¬тирахме, но ги изпуснахме.
- Защо ДС не го спаси от ареста, присъдата и затвора?
- Имало е такъв опит след задържането му. Правена му е среща с Тодор Генов, зам.-началник на Първо главно упра¬вление. Генов започва с упреци срещу Ахмед, че е изневерил и ни е предал. Но Доган е останал железен – подчертавайки, че това е той, така ги вижда нещата, това е каузата му и няма да я предаде.
- Какви бяха последствията за вас след провал на проекта „Доган”?
- Сега едва ли ще ми повярват, но на мен и на Иван Карамучев ни разкатаха фамилиите. Спука¬ха ни да даваме обяснения и да пишем рапорти пред ръко¬водството на ПГУ, обследваха ни в Института по оперативна психология, с дни сме давали показания как отгледахме един предател. Не бяхме уволнени, но бяхме наказани и служебно, и партийно, анатемосаха ни, документация за това съществува. Реално бяхме се провалили с Малкия а това пак е индиректно доказателство, че ние вече сме нямали контрол над него и затова шефовете бяха бесни. От гледна точка тогава на нашите анализи той не ставаше за внед¬ряване в такива екстремистки организации. Не ставаше за агент провокатор.
- Търсела ли е в затвора ДС контакти с Малкия?
- Поне това, което знам, е, че не са правени такива опити. Доган вече е бил отвратен от комунистическия режим и отдаден на друга кауза.
- Пуснат е от затвора в края на декември 1989 г., а други турци политзатворници виждат свобода чак през май-юни 1990 г. Привилегирован ли е бил Доган?
- Доган не излиза сам от затвора, а заедно с Касим Дал. Така че на този въпрос отговор трябва да даде и Дал. А другите от килиите ги вади Недим Генджев като главен мюфтия.
- Верни ли са внушенията, че службите и сега продължават да манипулират Доган?
- Абсолютно невъзможно. Този човек, като знам характера му и властовия ресурс, който има, е абсурд да се подведе по някакви служби. Чувството му за независимост е водещо.
- Имате ли подозрения, че след падането на режима на Живков кръгове от ДС и БКП са бабували за създаването на ДПС?
- Дори и да е имало такива намерения с цел да търсят после някакви политически дивиденти, то Доган само няколко месеца по-късно от трибуната на парламента поиска официално забраната на БСП. Не е тайна, че винаги до него са се домогвали и БСП, и СДС, и НДСВ.
- Но по-късно направи завой наляво и управлява с хората, които смениха имената на турците.
- Участието му в тази коалиция вероятно е било водено от национални интереси, като влизането в ЕС и съставянето на стабилно правителство. А и целта на всеки политик е да се стреми към властта и чрез нея да реализира идеите и кадрите си. Съюзът с БСП бе повече так¬тически, заради царя се оказа там. Царят е негов проект.
- Но днес Доган е в изолация?
- Глупости, всички искат да бъдат с него. Имам информация, че отвсякъде се опитват да правят срещи. Не се заблуждавайте от това, което говори Касим Дал. Той не може да реализира нищо успешно, проектът му е обречен. На първо време ще се опита чрез мюфтийството да упражнява влияние в общността и така да цепи ДПС и да атакува отново Доган.
- Малкия продължава да ви е симпатичен, но реално е един от най-омразните образи в обществото.
- Има такъв момент, лоша шега му изиграха някои непре¬мерени изявления, да кажем, че са грандомански но това е част от характера му. Той наистина направи маса грешки. Много е мнителен, не вярва в хората. И при всеки един, дори и малък опит за отклонение реагира крайно. Тази мнителност и самочувствието, че е фактор и може да влияе, безспорно му пречат Въпреки всичко, колкото и да е мнителен и себичен, той е бил полезен и ще бъде. Не се съмнявайте, че ако този политически ресурс ДПС беше в ръцете на крайни като Адем Кенан или Касим Дал, етни¬ческият мир щеше да бъде в други измерения.
- Замъкът в Дръндар част от грандоманщината му ли е?
- Този палат ще бъде средище за обучение и развитие на бедни, но талантливи деца, независимо дали са българи или турчета.
- Морален ли е хонорарът от 1,5 млн. лв., взети за проекта „Цанков камък”?
- Това са разтегливи понятия. Реално не мога да преце¬ня каква е цената на подобна услуга.Упрекват го, че не е специалист. Сигурен съм обаче, че ако специалисти изследват оценката му за този хидропроект, ще заключат, че е професионална.
- Защо Доган ходи непрекъснато с голяма охрана, имало ли е реални заплахи за живота му?
- Заплахи към него има непрекъснато - и от българи националисти, и от турци фундаменталисти. Аз поне със сигурност знам един случай, когато е трябвало да бъде очистен. През 1996 г. му звънят от Варна и му съобщават, че е разстрелян на входната врата на дома си негов много близък приятел. Доган е много разстроен, полудява от ярост и потегля веднага към мор¬ската столица. Междувременно става ясно, че поръчителят на атентата, който е платил за поръчката, е близък до Алексей Петров и най-вероятно оттам се е задвижила цялата вендета. Тогава във Варна Доган е можело да бъде убит. Дни по-късно в София при среща в Съюза на баретите с Алексей Петров той ми казва гневно: „Да знаеш, бяхме готови да тръгнем веднага след Доган, щяхме да ги избием, а на тоя турчин Доган, мамицата му”.
- Възможно ли е да бъде арестуван и съден?
- Няма за какво реално, а инак на всеки може да му се скалъпи процес. Знам, че дразни много кръгове.
- С какво ги дразни?
- Той просто е единственият, който се различава от цялата политическа маса. Дразни ги самонадеяността му. Дразни ги влиянието, което придоби, но той си го е заработил. Говори се какво ли не за присвоени милиони. Не вярвам на приказките за крадени пари, ако беше тол¬кова богат, нямаше да е толкова стиснат По-скоро вярвам, че чрез неговото влияние много хора станаха богати безмерно. Такъв пример е Мирчо Циганина.
- Стиснат ли е наистина?
- Ами стиснат е, аз го познавам като такъв.
- Доган и ДПС имат ли бъдеще?
- Естествено, ресурсът им е огромен. Младежите са бъдещето на ДПС и съм сигурен, че вече от тях е набелязал поне няколко свои заместници.
- Но ДПС се приема като клиентелистка организация.
- Приемам, че повечето българи, които отиват при него, са клиентелисти и кариеристи, но въпреки това факт е, че в чисто български общини пробиха и имат структури.
- Защо турският министър-председател Ердоган отказа среща с Доган?
- Бойко Борисов направи едно изявление, че той лич¬но е подсказал на госта си с кого да се срещне. Знаят се отношенията между Борисов и Доган и вероятно така Дал е станал предпочетеният. От друга страна, не са тайна подозренията, че Касим Дал е в близки отношения с турските тайни служби. Не мога и да си помисля, че те не са насочили и определили с кого ще се види премиерът им. Това обаче показва, че Доган, когото тук много го мразят, е недолюб¬ван в Турция и не е техният човек у нас. С всичките си кусури Доган не е предател на България.
- Докъде ще стигне бунтът на Касим Дал?
- Действията му не са случайни – или турската държава и специалните служби са му казали да удари Доган, защото вече не им трябва, или има с Бойко приказка. Но независимо кой е поръчителят, ще се окажат с таралеж в гащите. На Доган личната му мисия още не е свършила.
- Кога говорихте за по¬следно.
- 11 г. не се бяхме срещали. Миналата пролет ме потърси, беше сърдечен, подари ми книгата на Веселин Ангелов за нелегалната организация. Вероятно е искал мнението ми, но повече не сме се виждали.
- Какъв съвет бихте му дал?
- Събитията, които се случиха през последните месеци, вероятно ще доведат до промени. Задължително обаче трябва да сече край себе си и да се изчисти от кариеристите и дерибеите, които тормозят хората в смесените райони и крадат от негово име.
Сезгин Мюмюн:

Касим Дал бе главният рекетьор на ДПС!
Сезгин Мюмюн е роден през 1967 г. По време на Възродителния процес той е най-младият политзатворник с 11-годишна ефективна присъда. Прекарва четири години и един месец в затвора, откъдето излиза през юли 1990-а.
- Г-н Мюмюн, заявихте, че Касим Дал е основният рекетьор на ДПС...
- Да, такъв е в рамките вече на 20 години. Макар че в момента упреква своя лидер Ахмед Доган.
- В какви далавери е участвал Касим Дал?
- Страшно много са..
Касим Дал и неговото обкръжение изнудваха турските фирми, които идваха да правят бизнес в България, да дават пари за ДПС, но ги прибираха за себе си. Те напускаха България, защото бяха рекетирани от ДПС в лицето на Касим Дал. Такава фирма е “Коч холдинг”. Затова в България няма турски инвестиции. Ръководството на ДПС ги рекетираше за комисиони. И ако не платяха комисионната от 30%, която се определяше от Дал-Взел, им се вземаше бизнеса чрез натиск. Затова турският бизнес напусна България - заради ръководството на ДПС и Касим Дал!
Освен това Касим Дал разпределяше парите от САПАРД в свои фирми. А той без комисионна и проценти не работи. Това трябва да се види, а не неговите крокодилски сълзи. Сега той се опитва да оцелява с помощта на политзатворници и изселници, но когато беше на власт, ги караше да го чакат с часове да ги приеме.
Ще ви върна назад във времето. Аз също съм бил в затвора във връзка с Възродителния процес. Всички ние в София пристигнахме с едни плетени жилетки. В същото време Касимчо кара “Ауди”. Как може Касимчо с една заплата от 1000 лв. да кара “Ауди-8”?! Откъде са тези пари?! Сега се опитва да прави театър
- Касим Дал се оплаква, че е станал мъжка секретарка на Доган?!
- Ами толкова му е капацитетът.
- И защо Доган го изолира, нали са приятели?
- Дори повече – те са земляци, от едно село са - Дръндар. Но като се спря кранчето, за да се прави на интересен пред другите, написа писмо – това му е ходът, друг няма. Сигурно Бойко и Вежди са му обещали нещо. Наближават избори.
Преди Ахмед Емин да се наложи в сараите, неговата роля изпълняваше Касим Дал. Касимчо беше мъжка секретарка на Доган, после такъв стана Ахмед Емин. Дал много открадна и злоупотреби от негово име. Купи си имоти около Старо Оряхово, Дуловско, край морето на първа линия са купени земи. Но всичко е на името на друг, чрез подставени лица. Касим няма и капацитет да развива бизнес. Това момче е ограничено. Не искам да го унижавам, но той се криеше зад Ахмед и се правеше на политик.
- Ти твърдиш, че в изселническите организации в Турция има много агенти на ДС?
- Ние сега готвим доклад до Външно министерство на република Турция. Там има около 50-60 000 агенти на Държавна сигурност и ще искаме организациите от 180 да бъдат съкратени на 5-10. Тези организации са свързани с Касим Дал.
Самият представител на ДПС за Турция Енвер Хатипоглу злоупотреби с доверието на изселническите организации. По наша информация той също е бил агент на ДС. Много от членовете на ръководствата на изселническите организации също са агенти на Държавна сигурност. Ние изпратихме тази информация в Турция и един вече е изключен.
TÜRKÇE TERCÜMESİ :
Sezgin Mümin 1967 yılında doğdu. Bulgaristan da Soya Dönüş(Soykırım) döneminde en genç siyasi mahkum olarak 11 yıl hapis cezasına mahkum edilmiştir. 4 yıl ve bir ay cezaevinde geçirdikten sonra temmuz 1990 yılında özgürlüğüne kavuştu .
Kasım Dal HÖH’te baş haraççıydı !
-Sezgin Mümin bey, Kasım Dalın HÖH’te baş haraççı olduğunu söylüyorsunuz..
- Evet 20 yıl çerçevesinde öyleydi. Şimdi ise eski liderini, Ahmet Doğanı suçluyor.
- Nasıl bir yolsuzluklarda yer aldı Kasım Dal ?
- Korkunç boyuttadırlar .
Kasım Dal ve çevresi Bulgaristan’a yatırım için gelen Türk şirketlerini haraca zorluyordular. Bu şirketlerin arasında Koç Holding’te var, bu yüzden Bulgaristan’a yatırım yapmadılar . Kasım Dal’ın haraç isteği %30 ‘du. Bu yüzden büyük Türk şirketleri Bulgaristan’ dan kaçtılar.
Sizi zamanın biraz gerisine çevireceğim. Soya dönüş(Soykırım) döneminde bende cezaevindeydim. Biz hepimiz ilk Sofya ya geldiğimizde üzerilerimizde elle örülmüş kazaklar vardı. Ayni zamanda Kasım Audi 8 ile dolaşıyordu. Nasıl oluyor da Kasım Dal 1000 lira maaşla Audi8 araba ile dolaşıyordu?! Nereden bu paralar ?! Şimdi ise bir tiyatro yapıyor.
-Kasım Dal’ın şikayetine göre, onu erkek sekreter yapmış Doğan ?!
- Kasımın kapasitesi bu kadardı ki…
- Sizce neden Doğan , Kasımı saf dışı bıraktı ,sanırım arkadaştılar ?
-Onlar arkadaşlık üzeri-hemşeriydiler,ayni köyden, Drandar köyu. Fakat Kasımın musluğu kesilince,başkaların önünde kendini ilginç göstermek için bir mektup yazdı-hareketi budur,başka imkanı yok. Belki Boiko Borisov ve Vejdi Raşidov ona başka bir söz vermişlerdir. Seçimler yaklaşıyor. Kasım Dal, Doğanın erkek sekreteriydi . Ahmet Doğanın ismini kullanarak çok mal götürdü . Varnanın Staro Oriahovo bölgesinden gayri menkuller satın aldı, Dulovo bölgesinden varlıklar satın aldı , deniz kıyısına sıfır araziler satın aldı. Fakat tüm bu varlıklar başka göstermelik kimlik üzerinde.
Kasım Dalda iş çevireme kapasitesi yoktur. Bu çocuğun becerileri sınırlıdır . Onu fazla küçük düşürmek istemiyorum, fakat o Ahmet Doğanın arkasına sığınarak kendini politikacı olarak lanse ediyordu.
Eski HÖH temsilcisi Enver Hatipoğlu’da çok mal götürdü, onun için aldığımız bilgilere göre,eski Bulgaristan Gizli servisi -DS ajanıdır !
GÖNLÜMÜZ ELBETTE Kİ HÖH’LEDİR
İsa Cebeci
Yaklaşık bir aydan beri Bulgaristan medyasında ve internet sitelerinde HÖH partisinin adı sık sık gündeme gelmeye başlamış, tartışmalara konu olmuştur. Bu tartışmaların alevlenmesine asıl sebep ise 17 yıl boyunca partide genel başkan yardımıcılığı görevini yürütmüş olan kurucu üyelerden Sn. Kasim Dal’ın partiden ihraç edilmesi olayıdır. MYK toplantısından ayrılırken partiyi bölmeyeceğini ilân eden Dal’ın taraftarları ve genel başkan Ahmet Doğan’ın taraftarları facebookta gruplar oluşturup karşılıklı atışma ve tartışmaları başlatmışlardır.
Bütün bu olaylar, partilileri, parti sempatizanlarını ve seçmen kitlesini ciddi bir şekilde tedirgin etmeye başlamıştır. Bulgaristan’da yapılacak olan yerel yönetim ve cumhurbaşkanlığı seçimleri arifesinde partinin zaafa uğratılma olasılığı, rakipleri sevindirirken HÖH dostlarını üzmüştür. Seçim fırsatı ellerinden alınmış olmasına rağmen Türkiye Cumhuriyetinde de küçümsenmeyecek sayıda HÖH taraftarı vardır. Onlara gerçekleri anlatmak için gönderilen teşkilâttan sorumlu başkan yardımcısı Ruşen Rıza başkanlığındaki heyet, Türkiye’nin göçmen yoğunluklu illerini ziyaret edip göçmen dernekleri yönetimleriyle görüşmüş ve desteklerini almıştır.
Mart ayı içerisinde ülkemizi ziyaret eden HÖH heyetine hükümet adına en büyük desteği devlet bakanı ve başbakan yardımcısı Sn. Bülent Arınç vermiştir. Manisa’da Anemon otelde HÖH heyetiyle kahvaltıda buluşan Arınç, özetle şunları belirtmiştir: “Hak ve Özgürlükler hareketi destanî bir olaydır, kitabı yazılmalıdır. Üzerine araştırmalar yapılmalı ve her ülkeye örnek gösterilmelidir. Şimdi bu hareketi sabote etmeye kalkanlar, beğenmeyenler olabilir…Etnik kökene dayalı bir parti değil, Bulgaristan’ın partisi olarak ortaya çıkan bir harekettir. HÖH bütün dünyaya örnek olabilecek siyasi bir harekettir.” Gerçekten de HÖH’ün temeli illegal olarak bir dikta ve polis rejimi olan sosyalist Bulgaristan’da (Dobriç’te) atılmıştır. Bu gerçek bir destandır. Her ülkeye, hattâ bütün dünyaya örnek olacak bir olaydır, çünkü daha gizlilik döneminde terörü reddetmiş, çare olarak görmemiştir.
Malûm olduğu üzere HÖH, son parlamento seçimlerinde en çok milletvekili çıkardığı halde, hükümete ortak olabilecek sayıya ulaşamamıştır. Önümüzdeki yerel seçimlerde başarılı olabilmesi için birlik içinde güçlü olmaya çok ihtiyacı vardır. Kişi odaklı tartışmaların daha çok ayrışmalara ve partinin de zaafa uğramasına sebep olacağı açıktır. İşte bu kaygılarla, kişilere odaklanmadan, sırf HÖH partisinin hedef ve görevleriyle ile ilgili bazı düşünce ve mülâhazalarımızı paylaşmak istedik. Şunu asla unutmamak gerekir ki, Hak ve Özgürlükler Hareketi partisinin ortaya çıkması 3. Bulgar Devleti’nin toplumsal-politik hayatında Türk azınlığı için en önemli olaydır. 1878 yılından 1990 yılına kadar Bulgaristan’ın siyaset sahasında Türklerin ve diğer azınlıkların insan haklarını korumayı hedef olarak belirleyen bir parti olmamıştır. Bulgar Komünist iktidarının 1984 yılı sonunda başlattığı Müslüman azınlıkların adlarını silme kampanyasına tepki olarak 1985 yılının Eylül ayında Dobriç şehrinde bir grup Türk asıllı genç tarafından Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) örneğince kurulmuş olan yasadışı Bulgaristan’da Türk Milli Kurtuluş Partisi’nin (BTMKP) emanetçisi olan HÖH, önce etnik bir parti olarak ortaya çıksa da sonraki yıllarda Bulgaristan’ın siyasi hayatında kendini kanıtlamış temel partilerden biri olmuştur.
Bulgaristan’da sosyalist rejimin içine girdiği ekonomik ve siyasi kriz Jivkov rejiminin sonunu getirmiş, demokrasi dönemini başlatmıştır. Ancak demokrasi ve serbest piyasa ekonomisini oturtmak da pek kolay olmamıştır. 45 yıl süren sosyalizm döneminde halkın alın teriyle yapılmış olan tesisler, işletmeler, binalar yerle bir edilmiş, halkın ortak malı hızla talan edilmiş, bir takım uyanıkların eline geçmiştir. Kapitalist düzene geçmenin ilk şartlarından biri sermaye oluşturmaktır. Batı Avrupa ülkeleri sermayeyi sömürgelerinden elde ederken, Bulgaristan’ın ve diğer sosyalist ülkelerin böyle bir imkânı yoktu. Sermayenin özel kişilerin eline geçmesi adına kamu malının el değiştirmesinde yolsuzluklara ve spekülâsyonlara göz yumuldu.
Ağır aksak da olsa Bulgaristan’da bir sermaye sınıfı oluştu. Halkın çoğunluğu hızla fakirleşiyordu. 2007 yılında Avrupa Birliği Bulgaristan’la Romanya’yı kendi bünyesine aldı. Oradan gelen yardımlarla ekonomi de canlanmaya başladı. Ancak halkın refah düzeyi iyileşmedi. Ne İspanya’dan gelen kral Simeon, ne yeni Bulgar partileri, ne de HÖH halkın dertlerine çare bulabildi. Bugün dahi Bulgaristan’da mallar Avrupa fiyatlarıyla satılırken, maaşlar Afrika ülkeleri düzeyindedir. Bozuk ekonomi, insanların da psikolojisini bozmuş, onların siyasetçilere olan güvenini ağır bir şekilde sarsmış, apolitize etmiş, çalışma ve yaşama azmini sıfırlamıştır. Sıradan insanların içleri kin, nefret ve öfke hisleriyle fokur fokur kaynamaktadır.
İşte bu şartlarda yasallaşan (04.01.1990) HÖH partisi, bir yandan yeni şartlara uyum sağlamaya çalışarak, diğer yandan da demokrasinin yerleşmesine, etnik barışın oturmasına ve bir milli (milliyetçi değil) Bulgaristan Partisi olarak Bulgaristan’ın AB’ye girmesine katkı sağlamıştır. Her parlamento ve yerel yönetim seçiminde başarılarını arttırmıştır. Türk asıllı milletvekillerinden başka, başbakan yardımcısı, bakan ve bakan yardımcıları, vali, vali yardımcıları, bakanlıklarda ve valiliklerde çeşitli uzmanların atanması, Türk belediye başkanlarının seçilmesi gibi başarılara ulaşmıştır. Oysa ne sosyalist rejimde, ne de daha önce bakanlıklarda müsteşarı geç, Türklerden bir kapıcı veya çaycı bile görülmüyordu.
Tabii ki, bütün bunlar ruhumuzu ve gururumuzu okşadığı halde, aç insanları doyurmuyor. Bulgaristan’da rejim değişeli 20 yılı geçti. Bu, 4 parlamenter dönem demektir. Yoksulluk insanları ezmeye devam ediyor. İnsanların sabrı tükenmiştir. HÖH, kişilerle uğraşmayı bırakıp azınlık mensuplarının bulunduğu bölgelerde neler yapılabileceğini ciddi biçimde araştırmalı, insanlarla görüşmeli, onların dikkatlerini kavgaya değil, yapılabilecek işlere yönlendirmeli, dertleriyle çok yakından ilgilenmeli, genç ve dürüst ve çalışkan insanları sorumlu görevlere getirmelidir. Oralara iş sahaları açtırma konusunda yerli ve yabancı iş adamlarını davet etmelidir. Bulgaristan’ın HÖH kökenli siyasetçileri, Türkiye’deki siyasetçileri örnek almalılar. Siyasetçinin başarısı kitlelerin kalbinden geçer. Siyaset, kabinlerden, ofislerden yönetilmez. Siyasetçi sık sık seçmenlerinin arasında olmalı, onların nabızlarını tutmalı, istek ve ihtiyaçlarını bilmelidir. Bizim Türkler olarak gönlümüz elbette ki HÖH’ledir, ancak HÖH’ün yeri gökte değil seçmenlerin içindedir. Aşağıda ne kadar çok çalışırsa o kadar yukarı gider. Kişilere olan öfke veya sempatiler yüzünden HÖH asla suçlu görülmemelidir. Kim kurmuş olursa olsun, HÖH, mağdurların haklarını koruyabilecek en önemli ve güçlü yapıdır.
Bulgaristan’da geç kalmış(!) milliyetçilik
M.VATANSEVER
 |
1980’lerin sonunda dünyada yaşanan gelişmelere paralel Balkanlar coğrafyasında da büyük dönüşümler gerçekleşmiştir. Rejim değişikliği ile demokrasiye ve serbest piyasa ekonomisine hızlı bir şekilde geçiş yapan bölge ülkeleri için özellikle ilk on yıl, gerek devlet inşa süreçlerinin tamamlanması gerekse ekonomik sistemin yeniden yapılandırılması açısından son derece sancılı geçmiştir. Bu dönemde, Avrupa-Atlantik kurumları ile bütünleşme temel hedefi doğrultusunda yüzlerini Batı’ya dönen Balkan ülkeleri, günümüzde mevcut değerler sistemindeki yeni yerlerini almışlardır. Bugün birkaçı dışında her biri NATO ve AB üyesi olmuş veya üyelik yolunda ciddi adımlarla ilerlemektedir.
Bulgaristan da istisnasız bu süreçten payına düşeni almış, bir taraftan 1997 yılında ciddi bir ekonomik krizi tecrübe ederek piyasadan, yolsuzluğa bulaşmış irrasyonel çalışan kurumları tasfiye etmiş, bir taraftan da sınırları içerisinde bulunan azınlıklara yönelik politikalarıyla önemli bir demokrasi sınavı vermiştir. Söz konusu bu geçiş döneminin en önemli özelliği ise, yaşanan tüm siyasi ve ekonomik zorluklara rağmen, Bulgaristan’da aşırı milliyetçiliğin tutunamamış olmasıdır. Bilindiği üzere, 1990’ların başında sivil toplumun mobilizasyonu “demokrasi”, “insan hakları” ve “azınlıklar için eşitlik” sloganları altında gerçekleştirilmiş; milliyetçi ve azınlık karşıtı söylemlerle siyasal alanda meydana çıkan küçük partiler Bulgar toplumunda kabul görmeyerek kısa zamanda marjinalleşip siyasi ağırlıklarını yitirmişlerdir. Ülkenin etnik çeşitliliğe sahip ve politikacılarla bazı devlet kurumlarının sıklıkla başvurdukları spekülasyonlara rağmen, geçişin ilk yıllarında Bulgaristan’daki milliyetçiliğin, diğer Balkan ülkelerinden farklı olarak, çatışma ve şiddete dönüşmemesi, uluslararası alanda da kayda değer bir başarı olarak takdirle karşılanmıştır.
Fakat özellikle 2000’li yıllardan itibaren AB üyeliği hedefi çerçevesinde Bulgar hükümetinin gerçekleştirdiği hızlı reform süreci ve azınlıklara tanınan ‘geç kalınmış’ haklardan rahatsız olan milliyetçi çevrelerin yeniden harekete geçmesiyle ülkedeki etnik barışı tehlike altına sokacak gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. 2005 yılında Volen Siderov önderliğinde kurulan ve Türk karşıtlığı üzerinden politika yapan ATAKA ile benzer çizgide yer alan ve 2006 yılında kurulan Boyko Borisov önderliğindeki GERB’in siyasi sahnede hızla yükselerek, 2009 seçimlerinde ülkede iktidar koltuğuna birlikte oturmaları, bunun en açık göstergesi olmuştur. Yaklaşık iki yıllık hükümetleri döneminde, bu iki liderin birlikte hareket ederek bilhassa ülkedeki Türk azınlığın temel hak ve özgürlüklerine dair kısıtlayıcı girişimleri ve Türkiye ile ilişkilerde fevri çıkışları dikkat çekmektedir. Ankara Büyükelçisinin geri çağırılması ve yaklaşık 1 yıl boyunca yerine başka birinin atanmaması, Devlet Televizyonunda Türkçe yayınların kaldırılması çabaları, Bulgaristan dışında yaşayan vatandaşların oy kullanma haklarına ilişkin hazırlanan yasa tasarısı, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı başlatılan imza kampanyası, 1925 Antlaşmasına dayanan tazminat talebi bunlardan sadece birkaçıdır. İlaveten, uzun süredir devam eden müftülük krizi halen neticelendirilmemiştir. Hükümet, Bulgaristan Müslümanlarının uluslararası anlaşmalara ve iç hukuk kurallarına uygun olarak seçilmiş olan Müftü Mustafa Hacı Aliş’i tanımamakta ısrarcıdır. Onun yerine mahkeme kararı ile atanan Nedim Gencev’i desteklemektedir.
Tüm bunlar, Bulgaristan’da son dönemde milliyetçiliğin arttığına işaret etmektedir. Öyle ki, şu ana kadar Bulgaristan siyasi tarihinde, iktidar ve ideolojisi ne olursa olsun, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinde bu denli kısıtlama girişimlerine gidildiği görülmemiştir. Bihassa azınlıklar meselesi özelinde bakıldığında, 1990’larda demokrasiye geçişle birlikte beklenenin aksine baskı ve kısıtlamalar gün geçtikçe etkisini arttırmıştır. Son dönemde ATAKA ve GERB’in bayraktarlığında gündemden hiç düşmeyen azınlıklara yönelik katı politikalar, başta AB olmak üzere uluslararası insan hakları değerlendirme kuruluşlarının raporlarında da sürekli eleştirilmektedir. Bu durum sadece Bulgaristan için değil, azınlık haklarının korunması, temel prensiplerinin başında gelen AB için de lekeli bir sicil oluşturmaktadır.
Konuyla ilgili AB Parlamentosu Türkiye’nin Dostları Grubu’nun Ankara ziyaretleri kapsamında USAK’a gelen bir grup parlamenterden biri olan HÖH (Hak ve Özgürlükler Hareketi) Bulgaristan Milletvekili Sayın Metin Kazak ile geçtiğimiz yıl sonunda kısa bir söyleşi yapma imkanımız olmuştu. Bu vesileyle yazımı bu görüşmeden notlarla sonlandırmak anlamlı olacaktır.
M. Vatansever: Henüz 2005 yılında kurulmuş olmasına rağmen 2009 seçimleri sonrasında GERB’in hükümet ortağı olan ve Türk karşıtlığı üzerinden politika üreten aşırı milliyetçi ATAKA partisinin Bulgaristan siyasetindeki söz konusu yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz?
M. Kazak: Bulgaristan siyasetinde milliyetçi partiler her zaman var olmuştur. Fakat son dönemde, küresel ekonomik krizin de etkisiyle ülkede ciddi bir ekonomik darboğazdan geçmekteyiz. İşsizlik oranları sürekli artmaktadır. Hükümet henüz ekonomik krizle ilgili kapsamlı bir politika geliştirememiştir. Böylesi bir ortamda, ATAKA başta olmak üzere milliyetçi bazı siyasi partiler söylemlerini daha da sertleştirebilmektedir.
M. Vatansever: ATAKA en son Türkiye’nin AB üyeliğinin Bulgaristan’da referanduma götürülmesi tartışmaları ile gündeme geldi. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
M. Kazak: Son dönemde bildiğiniz gibi AB ülkelerinin genelinde Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili ciddi tartışmalar yapılmaktadır. Bulgaristan da benzer bir süreçten geçmektedir. Ancak diğer taraftan bazı aşırı sağ partiler bu durumu siyasi rant olarak görmeye başlamış ve mesele üzerinden politika üretme yoluna gitmiştir. ATAKA ve VMRO bunların başında gelmektedir. VMRO, Türkiye’nin AB üyeliğinin referanduma götürülmesi konusunda, halktan 300 bin civarında imza topladı. Ardından, VMRO Başkanı Krasimir Karakaçanov hükümet yetkilileri ile bir görüşme yaptı ve bu konuyu Türkiye’ye AB üyeliği için kesin bir tarih verildikten sonra gündeme getirmelerinin daha doğru olacağı konusunda anlaşmaya vardı. Bunun üzerine ATAKA itiraz ederek, VMRO gündeme getirmiyorsa biz getiriyoruz diyerek parlamentoya taşıdı. Ancak hem iktidar hem de muhalefet bu sorunun şu an görüşülmesinin erken olduğuna inanmaktadır. O nedenle ATAKA’nın teklifi parlamentoda reddedilmiştir.
M. Vatandever: Bu durumda GERB iktidar olmanın sorumluluğunu yerine getirdi diyebilir miyiz?
M. Kazak: Evet, hem GERB hem de muhalefet bu konuyla ilgili rasyonel davranıp doğru bir adım atmıştır. Sanıyorum ki, bu konu uzun bir süre yeniden Bulgaristan parlamentosunun gündemine gelmeyecektir.
M. Vatansever: Son dönemde, Türkiye komşularıyla iyi ilişkiler geliştirme üzerine kurduğu bir dış politika anlayışıyla hareket etmektedir. Bu kapsamda, Türkiye-Bulgaristan ikili ilişkilerini, milliyetçi kesimlerin söylemlerini dışarıda tutup hükümetler düzeyinde değerlendirdiğimizde, görece olumlu seyrettiğini görmekteyiz. Referandum tartışmalarının bu anlamda ikili ilişkilere etkisi ne olmuştur?
M. Kazak: Dilerim ki etkilemez. Bulgaristan’da, her zaman, Türkiye’ye karşı, tarihsel refleksleri kuvvetli, aşırı milliyetçi bazı kesimler tarafından benzer çıkışlar olabilir. Ancak Bulgaristan devletinin genel stratejisi Türkiye’yi dost bir komşu ülke olarak görmektir. Bu anlamda Bulgaristan resmi düzeyde ve prensipte Türkiye’nin AB üyeliğini de desteklemektedir. Aynı şekilde Türkiye de 1990’larda Bulgaristan’ın NATO ve AB üyeliğini desteklemiştir. İlişkilerin bu zeminde yürütülmeye devam etmesi hem Bulgaristan hem Türkiye hem de bölgenin geleceği açısından önemli katkılar sunacaktır.
M. Vatansever: Değerli yorumlarınız için çok teşekkürler.
M. Kazak: Ben teşekkür ederim.
Muzaffer VATANSEVER, USAK AB Araştırmaları Merkezi
ALT KİMLİK-ÜST KİMLİK-RESMÎ KİMLİK
İsa Cebeci
Bu yazının amacı yukarıdaki kavramlarla ilgili düşündüklerimi paylaşmak.
Konuya başımdan geçen bir olayla girmek istiyorum. 2009 yılı baharında T.C. plakalı özel otomla Bulgaristan’a gidip geldim. Otobüslerle yolculuk yaptığım zaman Bulgaristan makamlarının verdiği kırmızı turist pasaportunu kullanıyordum. Ancak otom Türkiye’de kayıtlı olduğu için çıkışımı Türk pasaportuyla yapmam isteniyordu. Dönüşte Bulgar sınır polisine diğer evraklarla birlikte Türk pasaportumu da (yeşil pasaport) sehven vermiş oldum. Belgeleri alan görevli biraz şaşkın “Dur dur, şimdilik sen hâlâ Bulgarsın, 15 metre sonra Türk olacaksın” diyerek Türk pasaportumu iade etti. Ben de “Haklısın” diyerek yeşil pasaportumu aldım ve diğer işlemlerin yapılmasını bekledim.
Haklısın, dedim ama, gerçekten haklı mıydım ve bana bu sözleri söyleyen gümrük görevlisi de haklı mıydı? Bu sorular haftalarca hattâ aylarca beynimin gündeminden düşmedi. Kendime göre bir sonuca vardım: Bulgar görevli de, ben de haklıymışız. Nedenlerini de söyleyeyim. Birçok Bulgaristan göçmeni gibi ben de çift vatandaşlığa sahip bir kişiyim. Türk pasaportumla dünyanın hangi ülkesine gitsem sınır görevlileri beni Türk olarak kabul ediyor. Tabii bu, bütün Türk vatandaşları için de böyledir. Bütün sınırlarda görevliler Türkiye Cumhuriyeti makamlarınca verilen bu resmi belgeye göre bizleri resmen Türk olarak kabul ediyor. Hiç kimse ama sen Kürtsün, Arapsın, Arnavutsun, Pomaksın, demiyor. Sen desen bile kabul etmiyor.
Meseleye bir de Bulgaristan tarafından bakalım. Çift vatandaşlığa sahip olmazdan önce sadece Bulgaristan vatandaşıydım. Orada iken de yurt dışına çıktım. Sınırları Bulgaristan makamlarınca verilen turist pasaportuyla geçtim. Adlarımın Müslüman adı olduğunu görenler de beni Bulgar olarak, yani Bulgar vatandaşı olarak kabul ettiler. Gün oldu hiç beklemediğimiz olaylar başımıza geldi. Bizden tek vatandaşlığı dahi kıskananların hilâfına iki vatandaşlık sahibi olduk. Hem Türkiyeli hem Bulgaristanlıyız. Resmi kimlik belgelerimize göre hem Türk’üz hem Bulgar’ız. İyi de oldu. Bu durumumuz şimdi Bulgarlardan başkalarını da kıskandırıyor. Yurt dışına kolayca çıkabiliyor, AB ülkelerine gidebiliyoruz. Çifte vatandaşlık belki normal bir şey değil ama ne yapalım, olaylar böyle gelişti. Bizim gözümüzü oymaya çalışanlar kaş yakmış oldu. Önce ağlatan talih sonradan güldürdü.
Biraz yukarıda “hem Türk’üz, hem Bulgar’ız” dedim ya, bazı okurlarım o ifadeye takılacaklardır, biliyorum. Onlara da yanıtım şu olur: Bir vakitler bizler “demir perde” adıyla anılan ülkelerden Bulgaristan’da yaşadık. Dünya’ya fikir kulesinin dibinden bakmışız ki, ufkumuz dar kalmış. Çok uzakları ve dünyanın hallerini tam olarak görememiş ve bilememişiz. Türkiye’ye gelince kulenin yükseklerinden bakmaya başladık ve ufkumuz açıldı. Bulgaristan’da azınlık mensubuyduk ve Bulgarların, yani etnik Bulgarların imkânları bize bilinçli olarak tanınmıyordu. Yükselmemizin de sınırları vardı. Bu nedenlerle dar görüşlü insanlar olarak kaldık. Türkiye haber ajansları da dahil dünya ajansları Türk kökenli Bulgaristan pehlivanlarından söz ederken “Bulgar Lütfi Ahmedov, Bulgar Hasan İsayev” derken hop kalkıyor, hop oturuyorduk. Meğer kızmaya hakkımız yokmuş zira o adamlar, halklararası güreş turnuvalarında resmen Bulgaristan’ı temsil ediyorlarmış. Bu gerçekleri şimdi Türkiye doruğundan bakınca daha iyi anlıyoruz.
Yazımızın başlığında sona koyduğumuz resmi kimlik kavramını irdelemeye çalıştık. Biraz da diğer kimlikler üzerinde duralım. Aslında üst kimlikle resmi kimlik örtüşüyorlar ve o kavram için fazla açıklamaya gerek kalmıyor. Üst kimlik bizim vatandaşlığımızın adıdır. Türkiye’de Türk kimlik cüzdanı taşıyanlar resmen Türk vatandaşlarıdır ve Türk’türler. Bazı Kürt aydınları “Türk vatandaşı” yerine “Türkiye vatandaşı, Türkiyeli” gibi sözlerin işletilmesini öneriyorlar. Onlar “Türk” sözünden
rahatsız oluyorlar. Neylersin ki, bütün ulusal, yani üniter devletlerde durum budur. Kürtlerin bir etnik topluluk olduğunu kimse reddetmiyor. Bulgaristan’da da Türkler var, Romanlar, Ermeniler, Yahudiler var ama bu adlar onların etnik kimliklerini, yani alt kimliklerini belirtiyor. Bulgar vatandaşlık adını yadırgamıyorlar. Türkiye’de Kürtler dışında Türk, Boşnak, Çerkes, Arnavut, Çeçen gibi etnik kökenler var. Bu durum onların Resmen Türk sayılmalarını engellemez.
Bir de Türk sözünün anlamları üzerinde durmakta yarar görüyorum. Bugün Türk deyince benim aklıma önce Türkçe konuşan Türk toplulukları gelir. Sonra Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan halk gelir- Türk halkı. Bu halkın içinde Türk kökenliler başta olmak üzere bütün etnik kökenler vardır. Türk sözü, üçüncü sırada Türk vatandaşlığı veya Türkiye vatandaşlığı anlamını verir, yani resmi kimliğimizin adı olur. Bu üçüncü anlam Türk devletinin verdiği resmi belgeleri (kimlik cüzdanı veya pasaport) taşıyanların hepsini kapsar. Türk kelimesinin dördüncü anlamı daha dardır ve ancak Türkiye’de yaşayan Türk kökenleri, yani Türkiye Türklerini kapsar. Görüldüğü gibi Türk deyince karşımıza dört ayrı kavram çıkar. Bu anlamları karıştırmamakta ve yerinde kullanmakta yarar vardır.
Son günlerde Kürt ırkçılarının ortaya attığı “iki dilli hayat” sloganı ile birlikte Öğrenci Andı ve Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” vecizesi de tartışılmakta. Oradaki Türk, etnik Türk kelimesi değil, vatandaşlığın adı olan Türk kelimesidir. Türkiye’de yaşayan azınlıklardan Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımızın ileri gelenleri çeşitli törenlerde hiç çekinmeden “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesini söylüyorlar da Kürtler neden bunca karşı geliyorlar? Etnik kimliğin sorulduğunda Türkiye Kürdü olduğunu söylersin. Öte yanda da Irak Kürdü, Suriye Kürdü, İran Kürdü var çünkü. Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan Kürtler resmen Türk’tür, etnik olarak da Kürt’tür. Bunda gocunacak, üzülecek, kızılacak bir şey de yoktur. Vatandaşlık adını yok etmeye çalışmak büyük bir hatadır. Bulgaristan’daki Türk soylu aydınlar ne Bulgar vatandaşlık adına karşı çıkıyorlar, ne de Türkçenin orada resmi dil olmasını talep ediyorlar. Kürt aydınları ise adeta Türk düşmanlarının borazanını öttürüp yıkıcılık yapıyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından kaynaklanan resmî Türk kimliğimiz bizim en üst kimliğimizdir. Etnisite, din, mezhep, siyasi, cinsel kimlikler ise alt kimliklerimizdir. Hiçbir alt kimlik üst kimliğimizden daha önemli değildir. Aynı hükmü Bulgaristan için uygulayacak olursak Bulgar resmi kimliği en üst duruma geçer. Köken, din, mezhep, ve diğer kimlikler ise alt kimliklerdir. Hiçbir alt kimlik üst kimlikten daha üstün tutulamaz. Bulgaristan’ın Türk kökenli aydınları bu incelikleri iyi bilirler.
İNSANIN ANA DİLİ

İsa Cebeci
Geçen sayıdaki sohbetimizde ana dil ve ana dili kavramlarını açıklamaya çalışmıştık. İkinci sohbetimizin konusunu insanın ana dili olarak belirledik. Ana dil kavramının bir takım akraba dillerin anası olduğunu, aynı zamanda da bir ülkede en yaygın olan temel dil olduğunu vurgulamıştık. Bulgaristan’da yaşayanlar için ana dil, yani temel dil Bulgarca’dır. Bu dil aynı zamanda resmi dildir, yani ülkenin ana (temel) dilidir. Onu bütün ülke vatandaşlarının zorunlu olarak öğrenmesi gerekir.
Peki, başlıkta kullandığımız insanın ana dili kavramından ne anlamalıyız? Bu soruya okurlarımızın çoğunun “insanın anasının konuştuğu dili anlamalıyız” dediklerini duyar gibi oluyorum ve ilâve ediyorum: insanın ana dili annesinden, babasından ve diğer aile büyüklerinden küçük yaşta hiç zorlamadan öğrendiği dildir, diyorum. Farklı kökenlerden gelenlerin farklı anadilleri vardır. Bulgar kökenlilerin ana dili Bulgarca ise Türk kökenlilerin de Türkçe’dir. Bulgaristan’da anadili Ermenice, Yunanca, Rumence , Rusça olan insanlar da var. Bu insanların ülkenin ana dili yanında kendi ana dillerini de öğrenmeye hakları vardır. Neden vardır? Uluslararası yasalar buna imkân veriyor da ondan vardır. Sözgelişi UNESKO 21 Şubat’ın uluslararası ana dili günü olarak kutlanmasını kararlaştırmıştır. Üstelik insanların, analarını sevdikleri için, ana dili, bir ana ve aile yadigârı olduğu için onu öğrenmeye ve yaşatmaya hakları vardır.
İnsanlar ana dillerini severler ve ondan mahrum edilmeye asla razı olmazlar. Ana dilini sevmek onu diğer dillerden üstün tutmak anlamına da gelmez. Her insan kendi anasını diğer analardan daha çok sever. Niçin sever? Başka analardan daha güzel, daha zengin, daha akıllı, daha üstün olduğu için mi, yoksa kendi anası olduğu için mi?
Pek tabii ki kendi anası olduğu için, zira o çocuğuna en çok emek ve sevgi vermiştir. Anamız bizim için en sevimli varlık olduğu gibi onun dili de bizim için sevimli ve vazgeçilmez bir dildir. Dünyada ananın ve onun dili için şiir yazmamış şair bulmak zordur. Anamız ve anadilimiz bizim etnik kimliğimizi belirleyen aziz varlıklardır.
Ana dili insanların ilk öğrendiği dildir. Ancak ailede ve komşu ve akraba ortamında öğrenilen bu dil henüz bir konuşma dilidir, taklide ve konuşma pratiğine dayalı olarak öğrenilmiştir. Türkçe düzgün cümleler kuran 4-5 yaşlarındaki bir çocuk gramer kurallarından habersizdir, bir cümleyi neden bu şekilde kurduğunu açıklayamaz. Dili bu düzeyde öğrenmiş olanlar doğru düzgün bir mektup, bir dilekçe yazamazlar, çünkü dil ve yazma kurallarını öğrenmemişlerdir. Bunlar ancak okulda, örgün (örgütlü) öğrenme şartlarında öğrenilir. Okul şartlarında öğrenilen dil yazı dilidir. Yazı dilini öğrenen bir kişi o dilin sesbilgisi, söz bilgisi, cümle bilgisi kurallarını öğrenmiş olan kişidir. Bu daha yüksek bir öğrenim seviyesidir ve öğrenciler tarafından belirli bir kararlılık, çaba ve emek sarf etmeyi gerektirir. Bütün bu etkinlikleri organize edecek kişi de öğretmendir. Onun yönetiminde öğrenciler, analarının Türkçe yazı dillerini öğrenirler ve geliştirirler. Tekrar ediyorum, başlangıçta öğrendiğimiz anadili her şeyden önce konuşma dilidir ve dil kültürünün de birinci evresidir. İkinci evre yazı dilidir.
İnsanın ana dili bir azınlık dili ise doğal olarak sınırları ve imkânları kısıtlıdır, çünkü ülkede daha önemli olan bir resmi dil vardır. Devlet, resmi dilin bütün vatandaşlar tarafından öğrenilmesini organize eder ve bütün okullarda eğitim resmi dilde yapılır. Bulgaristan’da Türkçe ile, Türkiye’de Kürtçe ile eğitim yapmak yasalara göre mümkün değildir. Mümkün olan nedir, diye sorabilirsiniz. Ben de şöyle cevap veririm: İlk öğretim okullarında anadili öğrenimi yapılır. Anadilini öğrenmek bir insanlık hakkıdır, ülkenin resmi dilini öğrenmek ise vatandaşlar için bir zorunluluktur.
Buna göre devlet okulunda ana dili öğrenecek kadar ders saati belirlenir ve öğrenim yapılabilir. Devlet, farklı kökenlerden gelen vatandaşlarına ana dillerini öğrenmelerinde yardımcı olmalıdır, onların ana dilini öğrenme isteklerini hor görmemelidir, zira bu insanlar da bu vatanın çocuklarıdır. Bu konuda devlet yardımcı olmuyorsa ana dili öğretmek isteyen insanlar anadilde eğitim yapacak özel okullar veya kurslar açma yoluna girerler. Böyle okullar etnik azınlık veya topluluğun malı olurlar. Avrupa Birliği yasaları ve belgeleri böyle kurumların açılmasına olanaklar vermektedir.
Unutulmamalıdır ki, eğitim resmi dil ile yapılır ve bütün vatandaşları kapsar; ana dili öğretimi ise belli bir topluluğun çocuklarına yöneliktir.
ANA DİL VE ANA DİLİ
İsa CEBECİ
Türkçede dil deyince ilk aklımıza gelen ağzımızdaki tat alma organıdır. Aslında bu organımız sadece yediklerimizden tat almakla kalmaz, konuşurken bazı seslerin çıkartılmasında da görev alır. O halde bizim konuşma organlarımızdan biridir de. Dil dediğimizde bir de çeşitli ses, söz ve kurallardan oluşan ve insanlar arasında konuşmayı ve anlaşmayı sağlayan bir sistem, bir yapı aklımıza gelir. Her milletin yüzyıllar boyunca oluşturduğu kendine özgü bir anlaşma sistemi, yani dili vardır. Türk milletinin diline Türkçe, Bulgar milletinin diline Bulgarca, İngiliz milletinin diline İngilizce diyoruz.
Dil sözcüğünün önüne ana sözcüğünü getirdiğimizde bir kelime grubu oluşur: ana dil. Bu gruptaki ilk kelime tamlayan, ikinci kelime ise tamlanan olur. İki kelime de ek almamıştır. Ek almamış olan böyle ad gruplarına takısız ad tamlaması denir. Yukarıdaki ana dil söz grubu da bir takısız ad tamlamasıdır. Peki bizim başlıkta kullandığımız ana dil tamlamasından ne anlamalıyız? Türkçe’mizin kurallarına göre bu grubu söyleyince aklımıza dillerin anası gelir, yani “çocukları” olmuş olan eski bir dil gelir. Örneğin Bulgarca, Rusça, Sırpça, Lehçe gibi dilleri doğuran ana dilin adı Slavca’dır; Türkçe, Kazakça, Özbekçe, Moğolca, Japonca gibi dillerin anası da Altayca’dır. Yani Slavca ile Altayca birer ana dildir.
Bugün ana sözcüğüne anne anlamından başka anlamlar da yüklenmiştir. Sözgelişi ana yol, ana düşünce, ana konu, ana yön, ana para gibi tamlamalardaki ana sözü temel, esas, baş, asal anlamlarına gelmektedir. Bu anlamlar açısından Bulgarca ile Türkçe de kendi ülkelerinde resmi dil olmanın dışında ana dil, yani temel dil, başat dil sayılırlar. Bulgaristan’da başka diller de konuşulur, lâkin ana dil Bulgarca’dır; Türkiye’de de farklı diller konuşulduğu halde ana dil Türk dilidir, yani çağdaş Türkçe’dir. Bulgar kökenliler için Bulgarca hem ana dildir hem de ana dilidir, Bulgaristan’daki azınlıklar için ise ana dil veya resmi dildir, ana dili değildir.
Şimdi de ana dili tamlamasını ( aynı zamanda birleşik kelime) inceleyelim. Bu tamlamanın yukarıdakinden farkı tamlananın, yani ikinci kelimenin -i eki almış olmasıdır. Böyle tamlamalara belirtisiz ad tamlaması deniyor. Ana dili tamlaması, ana dil tamlamasından yalnız şekilce değil, anlamca da ayrılmaktadır. Ana dili, anamızın, yani annemizin konuştuğu ve bize öğrettiği dildir. Herkesin bir ana dili vardır. Analarımızın dili genelde bir yerel dildir, annemizin yaşadığı köy veya bölgenin dilidir. Bazen iki komşu köyün dilleri aynı kökenden oldukları halde birbirilerinden söyleyiş veya kullandıkları kelimeler yönünden ayrılırlar. Sözgelişi benim ana dilim Deliorman ağzıdır. Diğer Bulgaristan kökenli Türklerin anadilleri Dobruca, Gerlovo, Rodop ağzı olabilir. Bu yerel veya yöresel dillere dilbilimciler diyalekt veya ağız diyorlar. Ağız ve yöre dilleri resmi diller olmadıklarından özel alfabelere de sahip değildirler. Onlar, mensup oldukları resmi ana dilin yazı ve yazım sistemlerinden yararlanırlar.
Bu yerel ve yöresel diller konusunu biraz daha açalım: Bulgaristan’da Bulgarca’nın çocukları diyebileceğimiz Sofya, Tırnovo, Plevne ağızları vardır. Hatta bunlar gruplaşabiliyor: Batı Bulgar ve doğu Bulgar ağızları diye. Türkçenin de böyle yerel çocukları var: Gradnitsa, Braniçevo, Dulovo, Razgrat, Varna, Şumnu ağızları. Daha yukarıda Türkçenin bölge ağızlarından örnekler vermiştim. Bulgarca ağızları resmi Bulgar dili alfabesini ve ortografisini (yazım kurallarını), Türkçe ağızları da resmi Türkçenin (Türkiye Türkçesi) alfabesini ve ortografisini kullanırlar. Bu kural Dünyanın her yerinde yaşayan Bulgarlar ve Türkler için geçerlidir. Sözgelişi Brezilya, Arjantin, veya Avustralya’da yaşayan Bulgar azınlıkları yazışmada resmi Bulgar alfabesi ve ortografisini kullanırlar. Oralarda yaşayan Türk azınlıkları ve kökenlileri de Türkiye Türkçe’sinin alfabe ve yazım kurallarını uygularlar.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Daha totaliter komünist rejimi yıllarında Bulgar devletinde “Komitet za bılgarite v çujbina” diye bir devlet organı vardı ve bu organ dış devletlerde yaşayan Bulgarlara dillerini unutmamaları ve kültürel kimliklerini koruyabilmeleri için kitaplar, filmler ve sanat ekipleri gönderiyordu. Bugün de dış Bulgarlardan sorumlu devlet bakanı var- Türk düşmanlığı ile maruf Bojidar Dimitrov. Bu bakanlık dış ülkelerde yaşayan vatandaş ve soydaşlarına çeşitli konularda yardımcı olmaya çalışıyor. Yani ana millet bu tür kurumlar vasıtasıyla başka ülkelerdeki uzantıları olan azınlık gruplarına yardım ediyor.
Bir AB ülkesi olan Bulgaristan, Bulgar soyundan olanlara sağlamaya çalıştığı hakları kendi ülkesindeki farklı kökenlerden gelen öz vatandaşlarına da çok görmemelidir. Her azınlık mensubunun kendi ana dilini ve kültürünü öğrenmeye ve geliştirmeye insan olarak hakkı vardır. Dil, kültürün en önemli unsuru olduğuna göre öğrenilmesi ve ayakta kalabilmesi için her türlü çabanın gösterilmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki resmi dili öğrenmek bir vatandaşlık görevi ise, anadili öğrenmek de bir insanlık hakkıdır.
SÖYLENMEMİŞ SÖZLER
 Sözcü Gazetesi köşe yazarı Dr. Aybars Akkor
Hepimizin geçmişinde ah keşke şunları da söyleseydim, dediğimiz dönemler vardır. Bazı gönül ilişkilerine girmiş, bazılarını tamamen unutmuş, bazıları da yaşantımızda önemli bir yere sahip olmuştur. Bazıları da vardır ki belki yaşantımızda ufak bir yere sahip olmuş, ama ömür boyu unutulamamıştır. O kişileri daha sonra göremediysek hep içimizde bir ukte kalmış, içimiz içimizi yemiş, ah keşke şöyle deseydim, ah şunu da söyleseydim diye kahrolmuşuzdur. Bazen de gözümüzde çok büyüttüğümüz kişiyi ilerki yıllarda gördüğümüzde hayal kırıklığına uğramışızdır.
Köylüye sormuşlar, aşk nedir diye, sevdalanırsın varamazsan aşk olur, demiş. Varamadığımız kişilere duyduğumuz aşk, acaba gerçek aşk mıdır, yoksa varamadığımız için içimizde barındırdığımız hırs mıdır? Eğer o kişiyle gelecek yıllarda tekrar karşılaşamazsak onunla zaman geçiremezsek bu cevabı veremeyiz.
Son zamanlarda okuduğum başarılı romanlardan "Söylenmemiş Sözler" işte bu konuyu işliyor. Çok kolay okunan başarılı bir roman.
"Sana söylemek isteyip de söyleyemediğim o kadar çok şey var ki; bunları anlatmaya kalksam nereden başlayacağımı bilemem.”
Söylenmemiş Sözler roman kahramanının bu sözleriyle başlıyor. Hırslı ve başarılı bir
reklamcı olan Sezgin bir sabah işe giderken kendisini yıllar önce terk eden ilk gözağrısı Meltem'e rastlar. Aradan uzun yıllar geçmesine ve mutlu bir evlilik sürdürmesine rağmen onu unutamamıştır. Bu beklenmedik karşılaşmayı izleyen günlerde karşı koyamadığı bir istekle Meltem'i uzaktan uzağa takip etmeye başlar. Bir süre sonra onun karşısına çıkma cesareti gösterir. Meltem de ona hiç ummadığı bir yakınlık gösterir ve Sezgin tanışmalarından itibaren içinde kalanları açığa dökmeye başlar. Bir yandan yeni yetmelik dönemlerinden itibaren yaşadıklarını gözden geçirirken bir yandan da anıların da önemli bir yer edinen kadını yeniden tanıyacak, ne var ki karşısında bambaşka birini bulacaktır...
Devamını anlatmayayım, keyifle okuyun, sizi de geçmişinize götürsün bu roman. Size de bir iç hesaplaşması yaratsın.
Kitabın yazarı 26 yaşında gencecik bir yazar: Ramis Çınar. Bulgaristan göçmeni olmasına rağmen Türkçeyi mükemmel kullanıyor, 26 yaşında böyle bir roman yazdığına göre ileride ne kadar başarılı eserler yaratacak kimbilir, tebrik ediyorum kendisini ve daha da başarılı eserler bekliyorum. Sanırım kendi yaşadıkları da var bu romanda, her ne kadar yaşı bu tecrübeyi yaşamayacak kadar genç olsa da. İçtenlikle tavsiye ediyorum, çok akıcı bir roman, zevkle okunuyor.
Oya AKGÖNENÇ
Eskiler, "nüksetti" derlerdi. Birşey, durup dururken, ortada aşikar bir sebep yokken kendini tekrarlayıverirse veya beklenmedik anda ortaya çıkarsa, "yine nüksetti", "yine debreşti" de denirdi. Çoğu zaman bu terim ya bir hastalık veya kötü bir huy veya davranış için kullanılırdı.
Bulgaristan'daki olaylar insana bunu dedirttiyor: "yine nüksetti", "yine ... depreşti" . 1989'dan bu yana geçen sakin ve uyumlu 20 yıldan sonra Bulgaristan'da aynı üzüntü verici olayların başlamasına diyecek başka şey kalmıyor. Gelişmeler büyük bir dikkatle takip edilmeli ve hemen önü alınarak "dur" denilmelidir.
Geçmişi özetlerken:
Bulgaristan, 1990 yılına kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) bir parçası ve dolayısı ile de Rusya'nın bir peyki olarak komünist bir rejim altında yaşamıştır. Bu 45 yıllık totaliter komünist rejim süresince Rusya'nın çok fazla etkisi altında kalmış ve çoğu zaman, Rusya'dan daha koyu komünist olabilmiştir.
Bu koyu komünist dönem ve özellikle de sonlarına doğru, Bulgarların komünizm ile karışık milliyetçilik dalgası tüm yabancıları dışlayan ve onlara karşı kötü davranan bir sürece girmiştir. İçlerindeki azınlıkları ya asimile edip, eritmek veya içlerinden atıp, kurtulmak gibi iki uç arasında dalgalanmaya başlamıştır. O yıllar hem Bulgaristan ve hem de komşuları için çok zor olmuştur. Çünkü Balkan devletlerinin hepsinde azınlıklar bulunur ve yüzyıllar süren göçler geçiş yolları üstündeki bu Balkan ülkelerinde benzer durumlar meydana getirmiştir.
Olayların en sıkıntılı ve kritik yılı 1989'dır. O yıl birçok Bulgar şehrinde ve yerleşim merkezlerinde miting ve nümayişler yapılmış, o topraklarda yüzlerce yıldır (1300'lerden-1400'lerden beri yaşamakta olan) Türklere karşı nefret ve öfke gösterileri başlatılmıştır. "Ya, bizler gibi olun, ya çıkıp gidin" sloganları ile harekete geçen kitleler tarafından Türkler ve diğer azınlıklar çok yalnış ve kötü muameleye tabi tutulmuştur. Mesela: Bu grupları (örneğin Türkleri) kendi isimlerini terketmeye, Bulgar isimlerini almaya zorlamışlardır. Bu kadarla kalmayıp, ölmüş anne ve babalarının mezar taşlarındaki isimleri de kazıyarak, yerine Bulgar isim ve lakaplarını yazmaya zorlamışlardır. Türkçe öğrenmek yasaklanmış, ibadet serbestisi ortadan kalkmıştır. Cami ve mescitler, depo, ağıl veya disko gibi çirkin bir çok maksatla kullanılmıştır.
1989'da 300.000 Türk ellerindeki taşınmaz varlıkları yok pahasına satarak Türkiye yollarına düşmüş ve o zamanın (Cumhurbaşkanı Jivkov döneminin) hükümeti Türkiye'yi bu göçmenleri kabul etmeye zorlamıştır. Binlerce aile, sınırlara yığılmıştır.
Türkiye hükümeti ve sivil kuruluşlar, derhal organize olarak çok kısa bir süre içinde göçe zorlanan bu kitlelere yardımcı ve destek olmak, onlara barınak ve iş bularak, emniyete almak için harekete geçmişlerdir.
1990 yılından itibaren Bulgaristan'da komünist rejim sona erip, daha gerçekçi ve liberal kişiler iş başına geçmeye başlayınca da çok sayıda Bulgaristan Türk'ü tekrar kendi "ata toprakları" olan Bulgaristan'a geri dönmek istemişlerdir. Türkiye de onları desteklemiş ve yeni Bulgar rejiminin yardımı ile bu insanlar doğup, büyüdükleri topraklara yeniden dönmüşlerdir. Bir kısmı da Türkiye'de kalmıştır.
Komünist rejim ve Jivkov gruplarının baskısı altında Bulgaristan'dan ayrılmaya zorlanan Türklerin tüm özel varlıkları kamulaştırılmış veya Bulgar asıllı kişilere verilmiştir. Bulgaristan Türkleri birkaç yıl sonra tekrar vatanlarına dönünce kendi öz evlerini, başkalarından tam üç misli fiyata geri satın almak durumunda bırakılmışlardır. Kamulaştırılan çok sayıda varlık da hiç bir zaman geri verilmemiştir. Mescit, okul, medrese, külliye ve cami gibi mal varlıkları ise iade edilmemiştir.
2000'li yıllardan itibaren, Avrupa Birliği'ne (AB) girmek için çalışmalara başlayan Bulgaristan, o sıralarda iyi bir fırsat yakalamıştır. Küçük bir ülke olması ( yaklaşık 111,000 km2), nüfusunun sadece 8-8,5 milyon kişi olması ve % 83 Hristiyan bir ülke olması onun AB üyesi olmasını kolaylaştıran faktörler olmuştur. AB eski komünist ülkeleri kendi potasında kaynatabilmek için onlara büyük tolerans gösterip, yardımcı olmuş ve hatta giriş tarihlerini öne çekmiştir. Böylece Bulgaristan, 2009 yılında Romanya ile birlikte erkenden AB'ye alınmıştır. Hemen NATO'ya üye olmak için de başvurmuştur.
Bu AB'ye alınma süreci içinde Bulgaristan, gayet toleranslı, insan haklarına saygılı, hak-hukuk tanıyan bir devlet ve toplum görünümü sergilemiştir. Buna rağmen AHİM'de Bulgaristan aleyhine davalar açılmış, devlet olarak suçlu bulunmuştur. Bu davaların özellikle din ve inanç özgürlükleri konusunda olması hayli ilgi çekici bir durumdur. Son zamanlarda Müslüman Türkler ve Pomaklar, diğer azınlıklar yine gittikçe artan baskılara maruz bırakılmaktadırlar.
2010 yılındaBulgaristan'ın eski hastalığı yeniden nüksetmiş, eski huzursuzlukları, kinli ve öfkesi yeniden depreşmiş bulunmaktadır.
Bazı özellikler:Bulgaristan Rus, İngiliz ve Fransızların kışkırtması ve desteğiyle 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmıştır. Hatta Rus ordularının (Çarlık Rusya) eşliğinde Trakya'da bazı topraklara sahip olmak için işgal girişimleri yapmış bir ülkedir.
1923'de Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 1939-40 yıllarına kadar iki ülke arasındaki ilişkiler muntazam, zaman zaman çok iyi olmuş ve hatta kurulan iki Balkan Paktı'nda birlikte yer almışlardır.1939 sonrasında Almanya'nın "yükselen güç" olarak Avrupa'da yayılmaya başlaması ile Bulgaristan onun etkisi altına girmiş, Almanya ile sıkı bir çalışma yapmıştır. O dönem Almanyasının Nazi etki ve metodları da Bulgaristan'da benimsenmiştir. Kısa zamanda Nazilere uyan Bulgaristan idaresi, 1945'den sonra tamamen değişmiştir.
1945 de ise SSCB ve Komünist Rusya'nın etkisi altında kalmış ve "Demir Perde" gerisi devletlerden birisi olmuştur. O yıllarda Türkiye ve Bulgaristan arası çok gergin ve olumsuz bir şekilde gelişmiştir. 1989'da 300 bin Türkü sürgün edecek kadar (aynı Rusya'da Stalin dönemi ve Türklerin Sibirya'ya sürgün edilişleri gibi) durum kötüleşmiştir.
1990 yılından sonra komünizmden arınma ve arındırma dönemi başlamış olup, Bulgaristan, bu sefer güçlü buldukları ve ekonomik getirilerinden yararlanmak istedikleri Avrupa Birliği (AB) çalışmalarında yoğunlaşmıştır.2009 yılında AB üyeliğine alınmışlardır. Yine 2000'li yıllarda geliştirilen "Balkan Devletleri Güvenlik Organizasyonu"nda Türkiye ile birlikte bir savunma gücü kurmak için çalışmışlardır. Türkiye'nin kurduğu (KEİB) Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'na davet edilmiş ve üye olmuşlardır. Türkiye'nin de desteği ile NATO'ya üye olma talep ve işlemleri başlatmışlardır.2010'da ise birden bire Türk azınlığın elinden kendi müftüsünü seçme hakkı alınarak, eski komünist atanmış müftü görevine iade edilmiş ve onun eli ile birçok dini bina ve Sofya Müftülüğü işgal edilip, Türkler'den alınmıştır. Yani eski düşmanlıklar, eski Nazi ve Komünist metodları tekrar nüksetmiş olup, "Türko-fobya" depreşmiştir.
|
TÜRKLER, BULGARLARIN DÜŞMANLARI MIDIR?
İsa CEBECİ
|
|
Kadim Bulgarların sadece adını taşıyan çağdaş Bulgarların büyük çoğunluğu Osmanlı Türklerini, Türkiye ve Bulgaristan Türklerini en büyük düşmanlar olarak görürler ve bu duygularını her fırsatta belirtmekten çekinmezler. Bu iddiaları haklı mıdır? Türkler gerçekten de Bulgarların düşmanları mıdır? Bu soruya cevap ararken farklı yönlerden yaklaşarak bazı durumları açıklamaya çalışalım.
Bulgar kültürünün içinde yetişmiş bir insan olarak yarım asra yakın bir zaman boyunca resmi ideolojinin, tarih ve siyasetin en sık dile getirdiği olgu “Osmanlı veya Türk Esareti”dir. Daha anaokulundan başlayarak yetişmekte olan kuşaklara “5 Asırlık Türk Esareti” teranesi ezberletilir, en aşağılayıcı ifadelerle “Osmanlı barbarlığı”, en coşkulu ifadelerle de “Bulgar halkının esarete karşı direnmesi ve mücadelesi” anlatılırdı. Bulgar çocuklarına kahraman bir halkın çocukları olma gururu, Türk çocuklarına da sömürgeci bir milletin ahfatları olma acısı ve kompleksi yaşatılmaya çalışılırdı. Bunda da başarılı oluyorlardı. Tarih derslerinde Osmanlı hakimiyeti konuları işlenirken aynı dersi dinleyen çocuklar arasında kavga ve dövüş çıkmasına dahi neden olunuyordu.
Türk çocukları ne kadar yetenekli ve zeki olurlarsa olsunlar devlet hiyerarşisinde hak ettikleri yere ulaşamıyorlardı. Örneğin bir Türk orduda subay, üniformalı polis, vapurlarda amele, uçaklarda pilot, bakan, bakan yardımcısı, hatta bakanlıkta kapıcı dahi olamıyordu. Bu alanlar Türk asıllılar için yasak bölgelerdi. Olsa olsa sağlık ve eğitim bakanlıklarında doktor, öğretmen veya fabrikalarda teknik eleman veya mühendis olabiliyorlardı. Türk asıllı şoförler yurt dışına sefer yapamıyorlardı. Yönetim işleri ancak Türk bölgelerinde Komünist partisinin inayetini kazanmış Türk kökenlilere verilirdi.
Türk gençleri hukuk, halklar arası ilişkiler, nükleer fizik, askeri okullara kabul edilmiyordu.
Onların büyük çoğunluğu askerliklerini ise “suç emeği” (daha sonra inşaat ordusu adını aldı)
Ordusunda yapıyorlardı. Bunların “silâhları” çapa, kürek, kazma, keser, bel ve sairdi. Savaş meydanları uçsuz bucaksız mısır ve günebakan tarlaları, demir yolları, köprüler ve binalar, istihkâmları ise kanalizasyon lağımları ve çeşme kanalları idi. Bu açık ayrımcılıklar yüzünden kimse isyan etmiyor, kimse sokaklara çıkıp polis ve askere taş yağdırmıyordu. Türk insanı koyun gibi bir halk olup, kaderine razı oluyordu. Bulgar iktidarlarının her dediğini yapmaya çalıştığı halde onların güven ve teveccühüne bir türlü mazhar olamıyordu.
Türklere karşı düşmanlıkları sosyalist dönemde olduğu gibi demokrasi yıllarında da hız kesmedi. Bu dönemde yeni çıkan partilerden bazıları, bilhassa V. Siderov’un ATAKA partisi Türk ve Türkiye düşmanlığını programının temeline oturttu. Bir taraftan kendi vatandaşları olan Türk kökenli Bulgar siyasetçilerine karşı iftira, yalan ve saldırı kampanyası yürütüyor, bir taraftan da Türkiye devletine karşı ateş püskürüyordu. Türk düşmanlığı gözlerini o kadar bürümüştü ki Bulgar halkının geleceğini göremiyor, ona bir kurtuluş yolu da gösteremiyordu. 2005 parlamento seçimlerinde 21 milletvekili çıkardığı halde bir buçuk yıl içerisinde bunların 10’unu kaybederek grubu 11 kişiye geriledi. Rövanşist duygularının etkisiyle Bulgaristan Meclisine “ Ermeni Soykırımı” nın tanınması konusunda karar tasarısı sundu, ancak Hak ve Özgürlükler partisinin çırpınışları sayesinde tasarı reddedildi. Lâkin Ruse, Burgas, Yambol gibi şehirlerin belediye meclisleri “soykırım” projelerini kabul ederek Türk düşmanlıklarını açıkça ortaya koydular. Şizofren derecede Türkofob olan Volen Siderov, bu defa Türkiye’nin Trakya Bulgarlarına soykırım yaptığını dair zırvalar savurdu. Trakya’da malları kalan Bulgarlar için Türkiye Cumhuriyeti’nden 10 milyar dolar tazminat isteme konusunu gündeme getirdi.
2009 parlamento seçimlerinde yine 21 milletvekili çıkaran ATAKA partinsin lideri Siderov yeni sloganlar üretti: “Türkiye’nin AB’ne girişine Hayır!” “Türkiye Bulgaristan’a 500 senelik esaret için 50 milyar dolar ödesin!” Diğer taraftan da bu tazminat ödenmedikçe Türkiye’nin AB’ye giremeyeceğini iddia etti. Oysa göç eden Türklerin Bulgaristan’da bıraktığı taşınmazların değeri yüz milyarların ötesindedir. Çok uzaklara gitmeyelim, sadece 1950-1951, 1968-1978 ve 1989 sonrasında yapılan göçlerde göçmenlerin bıraktıkları taşınmazların bedeli Bulgaristan’ın bütçesini geçer. 1877’den bu yana yapılan göçleri, Balkan savaşlarındaki Türk katliamlarını konuşmuyorum İyi komşuluk adına Türk devleti susuyor babam susuyor, cesaret bulan Türk düşmanları da pisliklerini kusuyor…
Siyasetle uğraşmaması gerekenler de düşmanca tavırlar sergilemekten geri kalmıyorlar. İşte Bulgar Ortodoks Kilisesinin Patriği Maksim sözde Ermeni Soykırımı’nın 90. yıldönümü için Ermenistan Kilisesinin patriği Karekin’e Aralık 2007 başında gönderdiği mektupta 5 asırlık Osmanlı esareti sırasında Bulgar ahalisi ve kilisesinin işkencelere ve takibatlara uğradığını, Ermenilerle aynı kaderi ve acıyı paylaştıklarını hatırlatmaktadır. Bu örnekten de “Osmanlı Esareti” anısının bu cüce halkların içinde kazık gibi durduğu anlaşılmaktadır. Birçok “bilimsel” yayınlarda bile reaya denen alt sınıfın gayrimüslimlerden oluştuğu iddia edilir, bu sınıfın içinde Türklerin de bulunduğu unutulur. Oysa Osmanlıda da asıl ezilenler Türkler olmuşlardır. Onlar genellikle çiftçilik ve hayvancılıkla kırsal bölgelerde Allah’ın ecrini çekerken, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Bulgarlar askerlikten muaf tutulurlar, bol bol kazançlar elde ederlerdi. Bankacılık, sarraflık, zanaatçılık ve ticaret gibi paralı ve kazançlı işler azınlıkların elinde bulunurken, Türkler savaşlarda bol bol şehit olmaktaydı. Genç yaşta ölen en büyük Bulgar sosyologu İvan Haciyski “Duşevnost na Bălgarskiya Narod” kitabında 1876 Nisan Ayaklanması’nın vuku bulduğu yerlerde ankete tabi tuttuğu Osmanlıda yaşamış Bulgarların hiç birinin Osmanlı iktidarından şikâyet etmediğini, bilâkis memnuniyetlerini belirttiklerini yazar: “Bizzat gezdiğim yerlerdeki vergiler ayaklanmadan önce bilhassa bugünkülere göre kesinlikle dayanılmaz değillerdi. Hiçbir yerde dayanılmaz vergilerden şikâyet duymadım. Bazı yerlerde tahsildarların (çoğunluğu Bulgarlardır) bir kısmı suistimal yapıyorlarmış fakat bunlar ancak gidilmesi, zor olan sapa yerlerde mümkünmüş, ayaklanmanın patlak verdiği yerlerde olanaksızmış…” ( İvan Haciyski, Optimistiçna teoriya za naşiya narod, 1974 Sofya, s.304)
Osmanlı toplumunun ve ordusunun yüksek katmanlarında yine gayri Türkler hakimdir. Bulgarlar, devşirme olayına “kan vergisi” adını vererek Osmanlının ne kadar büyük barbarlar olduklarını belirtmeye çalışırlar. Oysa 4-5 yılda bir devşirilen bu zeki çocuklar devletin en önemli mevkilerinde görev alarak ikbal ve bolluk içinde yaşamışlardır. İlk yıllarda yadırganan bu olay daha sonra Hristiyan ahali tarafından istenen bir olay haline gelmiştir. Her halükârda Hristiyanlar, bu İslâm ülkesinin içinde maddi yönden Müslümanlara göre her vakit daha zengin olmuşlardır, büyük devletin büyük pazar fırsatlarından serbestçe yararlanmışlardır.
Daha Bulgaristan’da iken Bulgar meslektaşlarım, Osmanlı esaretinin Bulgarlar halkının gelişmesini engelleyip onu geride bıraktığını, aksi takdirde Bulgaristan’ın Belçika veya Hollanda gibi devletlerin seviyesinde olacağını iddia ediyorlardı. Durumumuzun nazik oluşu ve fikir özgürlüğünün olmaması yüzünden gereken cevabı veremiyorduk kendilerine. Oysa bu batılı devletler küçük olmalarına rağmen sömürge sahibiydi ve Afrika ülkelerinden beslenmişlerdi. Bulgaristan’ı bırakalım, Koskoca Rus İmparatorluğu bile söz konusu batı ülkelerinden daha gerideydi. Bugün dahi geriliğini bertaraf edememiştir. Batılı ülkelerin refahının sömürge sahibi olduklarından kaynaklandığını bilmezler.
Oysa Osmanlı devletine Bulgaristan’ı sömüren ülkeden çok Bulgarları koruyan ülke gözüyle bakmak daha doğru olacaktır. Biliyorum, Bulgarlar buna hemen itiraz edeceklerdir, ancak gerçekçi düşünüldüğünde Osmanlıların beş asır boyunca Bulgarları koruyarak 19. asır sonlarına kadar taşıdıkları ortaya çıkar. Nasıl mı? Anlatayım: Bulgarlarla Türklerin dinleri ve dilleri birbirilerinden çok farklıdır. Oysa asimilâsyon olayı genelde akraba dilli ve aynı dinli topluluklar arasında daha hızlı ve kolay gerçekleşir. İşte bunun örnekleri:Bir Boşnak veya Pomak daha kolay Türkleşebilir, çünkü Türklerle aynı dini paylaşırlar. Onlar Müslüman oldukları için Türklerden çekinmezler. Bu durum Gagavuzlar için de geçerlidir. Onların Türklere yakınlık duyması ise dil akrabalığından dolayıdır. Ancak durum Bulgarlar, Yunanlar veya Rumenler için çok farklıdır. Kaldı ki Osmanlı farklı dinlere karşı çok toleranslı olmuş, azınlıkların ne okullarına, ne de ibadethanelerine müdahale etmiştir. Osmanlılar, Batı sömürgecilerinin metotlarını kullansalardı, bugün Bulgar diye bir millet olmazdı, çünkü 500 yıl onları bir etnik grup olarak silmeye yetip artardı. O halde Osmanlı Bulgarların düşmanı değil hamisi olmuş, başka halkların istilâsından ve tahakkümünden korumuştur.
Peki, Bulgarlar Osmanlı yerine 5 yüzyıl boyunca Rum (Yunan) esareti altında kalsalardı, ne olurdu? Dinleri aynı ve kültürleri yakın olduğundan çoktan asimile olup silinirlerdi. Ya Sırpların veya Romenlerin esaretinde kalsalardı ne olurdu? Sonuç yine aynı olurdu ve asimilâsyon çok daha kısa zamanda gerçekleşirdi, zira dinleri aynı ve dilleri de akrabadır. Bulgarların Otets Paisiy adlı atasını Bulgaristan’da yetişenler hatırlarlar. ‘Slavyan Bulgar Tarihi” kitabındaki sözlerini de ben hatırlatayım: “ Neden ötürü kendine Bulgar demekten utanıyorsun? Neden ötürü Yunanlaşıyorsun?” Bu sorular 18 asrın sonlarında yöneltilmişti. Osmanlı devletindeki Bulgarlar Türkleşmiyor da Yunanlaşıyorlardı. Milli bilince ulaşmış olan Otets Paisiy de onları kınayıp kendi köklerine döndürmeye çalışıyordu. Yunanlaşmalarını durdurmak için Osmanlı devleti kendilerine yardımcı oldu. İstanbul’daki Bulgar aydınlarının önerisi ve Osmanlı devlet adamları olan Fuat ve Âli Paşaların marifetiyle 1872 yılında Bulgarlara müstakil Bulgar kilisesi kurma hakkı tanındı. Hızla kiliseler ve okullar açılmaya başladı. Osmanlı’nın müsamahası Bulgarları Yunanlaşmaktan kurtarmıştı.
Osmanlı devleti Bulgarlara yardım etti de Türkiye Cumhuriyeti etmedi mi? Etmedi diyenler yalan söyler. 1878 yılında (yani 93 Harbinde) Rusya’ya yenik düşen Osmanlı, göç yollarına düşen tebaasını kabul etmek için yine elinden geleni yapmıştır. Kendi halkını besleyecek gücü olmadığı halde genç Bulgar devletini kendine düşman gördüğü Türklerden kurtarmıştır. O insanlar Bulgaristan’da kalsalardı devletin başını ağrıtacaklardı. Türk-Müslüman nüfusu yeni Bulgaristan’da sayıca büyük bir çoğunluğu oluşturuyordu. Rus süngüsünün gücüyle zorunlu göçler gerçekleştiriliyordu. Doksan üç savaşı öncesi ve sonrasında yüz binlerce Türk evlerinden ve yurtlarında kopup, aç arık ölüm yollarına döküldü. İşte asıl soykırım o zamanlar yaşandı. Ama böyle acı durumları kader olarak kabul eden Türkler, dünyanın dikkatini çekmektense, kendi yaralarını kendileri sarmaya çalışmışlardır. Zaten Hristiyan Avrupa da Türk katlinden memnun olup kulaklarının üstüne yatmıştır.
Gelelim daha yeni dönemlere, Cumhuriyet devrine. Bu dönemde de Türkiye devleti yine anlayış gösteren taraf olmuştur. Bulgar iktidarları azınlık durumuna düşürdükleri Türk ahalisinden sürekli korkmuşlardır ve komplo teorileri üretmekten geri kalmamışlardır. Kendi uydurdukları özerklik teorilerine yine kendileri inanmışlar ve Türk varlığını belli bir seviyede tutmak için sık sık göçürme politikalarına başvurmuşlardır. 1926-1936 yılları arasında hemen hemen her yıl göç olmuştur. 1944 yılında gerçekleştirilen rejim değişikliğinden sonra bile Bulgaristan Türkiye’yi göç kapısını açması için zorlamıştır. 1950 yılında seçim kazanan Demokrat Parti Bulgarların baskısı karşısında sınırı açmış ve Bulgarlar 250 bin Türk asıllıyı ülkesinden göçürmek istemiştir. Bulgarların göndermek istediği kişiler genelde milliyetçi aydınlar ve Bulgarları uğraştırabilecek zengin Türklerdir, zira iktidar proleter diktatörlerin elindedir. Türkiye, insani mülâhazalarla sınırı soydaşları için açmıştır.
1968-1978 arasında gerçekleşen göçte takriben 110 bin, 1989 ve sonrasında ise 500 bin
Bulgaristan Türkü Türkiye Cumhuriyetine göçtü. Bulgar komünistleri de faşistler kadar, hatta daha fazla şovenmişler ki, dünyanın gözü önünde zorunlu göç gerçekleştirerek ülkelerinde bir etnik temizlik yaptılar. Adamlar usta imişler. 1881 yılında yapılan ilk nüfus sayımında Müslümanların sayısı Hristiyanlardan fazla olduğu halde göç ve baskı politikalarıyla büyük devletlere aldırmadan hem göç, hem soykırımı gerçekleştirdiler. Böylece Rusların yardımlarıyla devlet sahibi oldular. Devleti ayakta tutmasını da becerdiler. Türkiye de göç alarak Bulgaristan’ı iç çalkantılardan ve Türk tehlikesinden korudu, yani yardım etti. Buna karşılık Bulgarlar komünist rejim yıllarında Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kullanılmak üzere PKK’ya silâh gönderdi. Aynı şeyi Türkiye de yapabilirdi, lâkin yapmadı. Bulgarlar, Türkiye’yi adeta bir havalandırma deliği olarak kullandılar. 1989 yılında da Sofya’ya giden Türk yürüyüşçülerini kurnazca Türkiye’ye doğru yönlendirdiler. Varsın Ankara uğraşsındı onlarla. Nitekim öyle de oldu. Türk devleti yarım milyona yakın bedbahtı bünyesine alarak ekonomik ve insani büyüklüğünü gösterdi. Aynı dönemde Avrupa’nın en güçlü devleti Almanya, 100 bin Doğu Almanyalı göçmen dahi kabul edememişti.
İşte böyle hem Osmanlı, hem de Türkiye Cumhuriyeti iktidarları Bulgarları ve Bulgar devletini korudular ve ayakta kalmasını sağladılar. Eğer son göç olmasaydı Bulgaristan içindeki kargaşa yönetilemez bir duruma gelebilir, tedavisi güç sorunlarla karşılaşabilirdi. 130 seneden beri devam eden göçler olmasaydı Bulgaristan hiç kurşun atmadan tekrar bir Türk devleti olacaktı. Türk insanı yaşanan bütün acıları ve kendisine yapılan açık düşmanlıkları unutarak bugün de Bulgaristan insanlarına yardım etmeye devam etmektedir. Türk düşmanlığı ile gözleri körelmiş olan Bulgar ırkçılarının göremediği bu yardımları biz hatırlatalım. 1990 yılından beri binlerce Bulgar vatandaşı Türkiye’de çalışıp ailesini açlıktan kurtarmıştır. Binlerce Türkiyeli öğrenci Bulgaristan üniversitelerine ücret ödeyerek hem eğitim almakta, hem de bu üniversitelerin ayakta kalmasına katkı sağlamaktadır. Çok sayıda çifte vatandaş, Türkiye’de kazandığı paralarla Bulgaristan’da tatil yaparak, ora ekonomisine destek vermektedir. Bunları görmek için insana bakan değil, gören göz lâzımdır.
İşte bu gerçekler dikkate alınırsa Türk devletinin ve milletinin Bulgarların düşmanı olmadığı, bilâkis dostu ve destekçisi olduğu ortaya çıkar. O halde Bulgarların Türklere karşı duyduğu sonsuz kin ve düşmanlığın ciddi bir sebebi ve dayanağı da yoktur. Bu düşmanlığın temelinde Bulgarların Türk halkını tanımaması, Türkiye’nin dünyanın 17. güçlü ekonomisi olduğunu bilmemesidir. Bu cehalet içlerinde koku hissi yaratmakta, kıskançlık ve nefret duygularının kabarmasına sebep olmaktadır. Bizim düşündüğümüz gibi keşke onlar da düşünebilse, bizim gördüklerimizi onlar da görebilse.
|
|
| |