
Bulgaristan Türklüğü, 1878 yılından beri Anavatan aşkıyla yanıp tutuşmuş ve bu özlemi gidermek için de şiirler, türküler, maniler yakmış ve oyunlarıyla da ona kavuşamama hasretini dindirmeye çalışmıştır. Böylece, Deliorman, Dobruca, Gerlovo ve Kırcali, Tuna Boyları ve Koca Balkan'da kendine özgü unutulmuş halk yapıtları ortaya çıkmıştır.
Balkan Folklor Kültürüyle hakik hale gelen Türk Folklor Kültürümüz daha da zenginleşip ve renklenip halk oyunlarımızda yansıma bulmuştur. Genelde, genel kültür, özelde folklor kültürü, çeşitli uluslar arası ve halkların arasındaki barış köprüsüdür.
Aslı varlığını koruduğuna dair canlı örnekler, beş asırdır değişmeden dilden dile topluluktan topluluğa söylenen Rumeli Kahramanlık Türküleriyle oynanan Rumeli oyunlarıdır.
Atalarımız yıllar boyunca günümüze kadar yaşatmış oldukları geleneksel folklorumuza önemli yer vermişlerdir. Özellikle kış aylarında ve boş vakitlerinde, masallar, maniler, bilmeceler, öyküler, tekerlemeler, lades oyunları, fıkralar, türküleri, şarkılar, gazeller ve daha pek çok şeyleri değişik biçimlere sokarak yaşamlarına renk katmışlar, halk yazımızı zenginleştirmişlerdir.
Müslüman Türk topluluğu yıllar boyunca masal anlatan, bilmece söyleyen, türkü, mani okuyan, bilgelik yapan kişileri bağrında barındırmıştır. Bunlar çoğunlukla dedeler, nineler, anneler, babalar, ya da mahallenin anlatıcıları olarak bilinen kişilerdir. Anlatanlar arasında yiğitlik ve ulusal efsanelerden esinlenenler olduğu gibi, cin, peri, şeytan, dev, abartılı olaylar, hayal gücünü işleten uydurmalar, paşalar, erenler, evliyalar, abdallar, mecnunlar, sığırkadınlar, uzun (Hasanlar) adamlar yer alır. Nasrettin Hoca fıkraları, Sarıçizmeli Mehmet Ağa fıkraları, maceraları ve öyküleri, Çotuk Pehlivan, Dikme Buran, Dalkıran ve bin bir gece öyküleri, Arzu ile Kamber, Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Elif ile Mahmut, gerçek insanların gerçek dışı güçleri, kerametleri, aşık Garip aşk öyküleri sevile sevile anlatıldıkları gibi, özellikle küçük dinleyiciler tarafından da sevile sevile dinlenilir ve de bellemeye çalışırlar. Köroğlu, Karacaoğlan, Yunus Emre efsane veya türküleri, bunlara ek olarak Osmanlı Türkleri, Plevne, Osman Paşa öyküleri ve marşları, Ulusal Kurtuluş Savaşı destanları, Mustafa Kemal Paşa'nın ve İsmet Inönü Paşa'nın dehasını yansıtan anlatımlar da geleneksel folklor öğeleriyle örülen halk ürünlerindendirler. Anlatım yerleri olarak konuk odaları, kahvehaneler, okuma evleri, geleneksel olarak kıraathaneler ve vb. yerlerdir. Bu tür toplantılar sadece öyküler, maniler, destanlar okumakla geçmez. Eğlenceler düzenlenir, oyunlar oynanır, sazlar çalınır, zilli maşa, darbuka elden ele gezer, halaylar çekilir. Aynı toplanmaları kadınlar da düzenlerler. Daha yakın çevrelerde bu tür şenlikler kadınlı erkekli açık (hav sahnelerinde) havalarda yapılır.


BULGARİSTAN'DA NEVRUZ VE HIDRELLEZ GELENEKLERİ
Son yıllarda, Türk Dünyasında kutlanmakta olan Nevruz Bayramına ilişkin birçok araştırma yapıldı. Nevruz kelimesinin etimolojisi ve anlamı hakkında eserler yayınlandı2. Araştırmalar sonucu da Nevruzun Türklerde ta Ergenekon'a dayanan eski bir gelenek olduğu, Mart 21 'e rastladığı, yeni günün, yeni hayatın başlangıcı anlamına geldiği açıklandı. Bulgaristan'da da bu güzel yılbaşı bayramı, Sultan Nevruz (Filibe bölgesi ve Deliorman'ın bir Bölgesi), Nevruz (Dobruca) Nevris, Mevris (Doğu Rodoplar) gibi biçimleriyle bilinir ve doğadaki değişikliklerle ilgilidir.
Sultan Nevruz Bulgaristan'da bir bayram olarak kutlanmasa da, Nevruzla ilgili hatıralar hafızalardan silinmiş değildir. Bazı örf ve âdetler bilinmektedir. Doğa yeni yıl için hazırlıktadır: havaların ısınması, karların erimesi, bitkilerin yeşermesi bir başlangıcı ifade etmektedir. Su boylarında salkım söğütler tomurcuklarını patlatmışlardır. Akçabardaklar, sarı çiğdemler baharı müjdelemektedir. Göçebe kuşlar ve özellikle kırlangıçlar, gökyüzünün maviliğinde görünmektedir. İnançlara göre, Sultan Nevruz günü yılanlar, çıyanlar, karıncalar yer üstüne çıkar; kelebekler ekinliklerde uçuşmaya başlar. Kuku adıyla bilinen guguk kuşu da geldiği haberini verir.
Bir ilâhide şöyle deniyor:
"Sultan Nevruzda gelirsin.
Üç ellide gidersin,
Döne döne öten kuku!"(Kriçim, Filibe)
Leyleğe sormuşlar: Ne zaman geleceksin? Leylek de,
"Yüz yirmide gelemem, yüz otuza kalamam "
Cevabını vermiş, yani Nevruz günlerinde geleceğini bildirmiştir. (Dışdubak, /Yasenovets/, Nasrettin /Bisertsi/-Razgrat).
Yeni yıl için hazırlıkta olan doğa ile birlikte insanlar da hazırlık içindedirler: sabanlar, pulluklar, arabalar, boyunduruklar gözden geçirilir. Tarlaya çıkma hazırlıkları yapılır. Gün dönümüne göre hareket edilir:
Gün sayısı:
Yüz,
Sabanı düz.
Yüz on,
Tarlaya kon. (Yani artık tarlaya gidilebilir)
Yüz on bir,
Tarlada kompir. (Yani tarlada patates ekme hazırlıklarına başlanabilir)
Yüz yirmi.
Tarlayı diğirmi. (Yani toprağı sürmek, kazmak gibi hazırlıklar yapılır.)
(Kriçim, Filibe. Bunun bir varyantı da: Nasrettin, Razgrat )
Yukarıda söylenenlerden açıkça görülüyor ki, her türlü hareket, her türlü iş, ilkyaz gün dönümüne bağımlıdır ve gün dönümüne göre yapılıyor.
Türklerle yoğun bölgelerin bazı köylerinde Sultan Nevruz Bayramına ilişkin kutlama âdetlerini günümüzde de hatırlayanlar vardır. Doğu Rodopların Kırcaali köylerinde "Mart Dokuzu, Yumurta Günü, Hateş Gicesi" adıyla da bilinen Sultan Nevruz törenleri, geceyle gündüzün eşit olduğu gün başlar ve birkaç gün sürerdi. Bayram öncesi evler, avlular (haremler) temizlenir, yumurtalar boyatılır, büyük ateşler yakmak için ormandan kuru çalı, kuru yaprak getirilerek ateşlerin yakılacağı yerde yığın yapılırdı. Bayram başlayınca da kadınlar o gün çamaşır yıkamaz, ellerine iğne almazlardı. Erkekler de iş yapmazdı. Bayram günü boyalı yumurtalar tokuşturulur***, yağda kızartılmış kolaçlar (kulaçlar) yenir, sağlıklı olmak için yakılan ateşlerin üstünden atlanır, hayvanlar da ateşten geçirilirdi vb3. Deliorman'ın Bisertsi köyünde ise eskiden Sultan Nevruz Bayramında bazı kişilerin türlü hayvan kılığına, kıyafetine girerek köyü dolaştıkları, bazı yabancıların da fotoğraf çektikleri, hafızalarda hayal meyal yaşamaktadır4. Filibe bölgesi Türk yerleşim yerlerinde ateş yakma âdeti yoktur, ancak "Mart Ateşi" ifadesi kullanılmaktadır. Ateş yakma âdetini bugün de Bulgarlar sürdürmektedir.
Zaman, Sultan Nevruza ilişkin bir sıra örf ve âdetlerimizden birçok şey almışsa da bunlardan birtakımı genel itibariyle İkinci Dünya Savaşına kadar varlığını sürdürebilmiş, 1950’lerden bu yana ise çok şey unutulmuş, daha doğrusu komünist rejim tarafından unutturulmuştur. Günümüzde ötede beride, tamamen kopuk bir hâlde bazılarına rastlamamız, inançlarımızın, örf ve âdetlerimizin en ağır koşullarda dahi dayanıklılığını göstermektedir. Nevruz konusunda özel araştırmalar yapıldığında daha birçok örf ve âdetlerimizin gün ışığına çıkarılabileceği düşüncesindeyim.
Hıdrellez , özlemle beklenen bir doğa bayramıdır, bir bahar bayramıdır. Hıdrellez gelenekleri günümüzde de Balkanlar'da yaşamaktadır.
Hıdrellez konusu üzerinde türlü çalışmalar yapıldığı, değerli eserler yazıldığı bilinmektedir. Bunların başında Ahmet Yaşar Ocak tarafından "İslâm Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır İlyas Kültü" başlığı altında yayınlanmış değerli bir eser bulunduğunu hatırlatmalıyım5. Burada Hızır-İlyas kültüne ilişkin çeşitli gelenek ve göreneklerin yanısıra, söz konusu kültün kaynaklarına doğru inilerek, Kur'an ve Hadislerden başka, tarihî ve tasavvufî, sözlü ve yazılı edebiyat gibi kaynaklar da incelenmiş ve ilginç sonuçlara varılmıştır. Bununla birlikte, Hıdrellez kültünün Türk-İslâm Toplumları arasında İslâmiyetin kabulüyle başlamış olduğu sonucuna da varılmamalı, düşüncesine katılıyorum. Hıdrellez geleneklerinin baharın gelişiyle ilgili olduğu dikkate alınarak, bunların İslâmiyetten önce de var olduğu, çeşitli kaynaklardan bilinmektedir. Zamanla, bahar mevsimiyle ilgisi olan geleneklerin bile dinî kılık içine bürünmüş oldukları da bir gerçektir. İslâmiyeti kabul etmekle Hıdrellez gelenekleri de İslâmileştirilmiş, bunlara birer dinî mahiyet verilmiştir.
Hıdrellezi çeşitli kaynakların ve kültürlerin katılımıyla oluşmuş bir gelenek olarak görmemiz daha uygun olur düşüncesine katılıyorum.
Hıdrellez, Bulgaristan'da "Ederlez, İderlez, Hıdırellez" biçimleriyle söylenir. Halk arasında yaygınlık kazanmış inançlara göre, Hızır ile İlyas kardeşler yılda bir defa beş Mayısı altı Mayısa bağlayan gece karşılaşıyorlarmış. Hızır karada, İlyas suda tehlikede bulunan iyi insanların yardımına koşarlarmış. Bunun için de karada olanlar Hızır Aleyhüsselâm'a, suda, denizde olanlar da İlyas Aleyhüsselam'a dua ederlermiş. Zor durumlarda Hızır'ın yetişmesi ve kurtarması inancı günümüzde de çok yaygındır ve bu inançla bağlantısı olan: "Hızır gibi yetişti", "Seni Hızır mı gönderdi?" deyimleri halkımız tarafından sık sık kullanılmaktadır.
Halk inançlarına göre sene, yaz ve kıştan ibarettir. Kış altı ay, yaz da altı ay sürer. Yaz mevsimi Hıdrellezde başlar ve yedi-sekiz Kasım'da sona erer. Kış mevsimi de bu tarihte başlar, Hıdrelleze kadar devam eder. Hıdrellez günü de öğleye kadar kış, öğleden sonra da yaz olduğunu söylerler.
Hıdrellez geleneklerimizde büyük renklilik görülmektedir. Her bölgede kutlamalar türlü türlü olur. Aynı zamanda da ortak unsurlar da az değildir: Hıdrellezin belirli bir tarihte (6 Mayısta) kutlanması, sabahleyin gün doğmadan kalkarak kırlara, ormanlara çıkılması, şenliklerin evden dışarıda yeşillikler içinde ağaçlar altında, su boylarında yapılması, salıncak sallanmak, çıkrık dönmek ve daha bir sıra âdetler geleneğimizin ortak unsurlarını oluştururlar.
Bunlardan bazıları üzerinde kısaca duralım.
Hıdrelleze bir hafta on gün kala, bu güzel bayrama hazırlıklar başlar. Erkeklerin ve delikanlıların, kadın ve kızların bu hazırlıklarda özel görevleri vardır. Örneğin Kriçim'de Hıdrellezden bir hafta önce cemaat toplanır, âdet üzere tarlaların, (komşu köy ve ormanlık araziyle hudut olan) sınırlarını gezecek grupları tespit eder. Buna "Sınır Gezme" denir. Sınır gezme, çiftçinin topraktan beklediği ürünlerin doludan korunması, o yılın bereketli bir yıl olması için yapılır. Sınırları dolaşırken hiçbir adım duasız atılmaz. Gruplar bütün sınırları dolaşarak köy veya kasaba arazisini bir "daire" içine aldıktan sonra, birleştikleri yerlerde dua okuyarak köye dönerler. Razgrad'ın Dışdubak köyünden Bedriye Teyze’nin verdiği bilgilere göre ise Hıdrellez günü köy dışına çıkılarak kurbanlar kesilir, dualar okunuyordu. Eskiden bazı köylerde türbeler, tekkeler, mezarlıklar ziyaret ediliyordu, başka köylerde mevlit okunuyordu.
Hıdrellezden önce her yerde temizlik yapılır, türlü türlü yemekler hazırlanır. Dinî bayramlarda olduğu gibi bu bayram için de kızlara fistanlar, aile efradına ve kız çocuklarına allı yeşilli yeni elbiseler dikilir.
Aralarında yaşıt olan gençler toplanır Hıdrellez kuzuları satın alır, bunlara kına vurulur. Hıdrellez günü köy dışında kırlarda, bayırlarda şenlenecekleri yerleri tespit ederler, şenliklerin programını yaparlar.
Hıdrellez sabahı, sağlıklı olmak için Kırcaali bölgesinde Hıdrellez sütü içilir, iyi dileklerde bulunulur.
Gün doğmadan yatağından kalkanlar göğsüne ya da başına bir yeşillik, çiçek veya küçücük bir yeşil dal takar. Sokak kapıları da türlü çiçeklerden örülmüş küçük çelenkler veya çiçek demetleriyle süslenir. Kızlar ve oğlanlar (delikanlılar) gizlice gidip sevgililerinin sokak kapılarına çiçek asarlar.
Hıdrellez gününe çiftçiler, sene başı derler. Tarım işlerinde yardımcı olacak hizmetkârlar, sığırtmaçlar, çobanlar Hıdrellezde tutulur, bunların Kasıma kadar sarf edecekleri emeklerine karşılık alacakları ücretler tespit edilir. O gün hayvanları boyunduruğa koşmazlar. Bütün hayvanlar evde dinlenir, iyice beslenir, doyurulur.
Hıdrellez şenliklerinin en heyecanlı anları, kızların martaval (martıval, mantufal ) çıkarmalarıdır. Deliorman'da nişan kovasına kırk türlü ot atarlar, şenlikler bitince de kovadaki sudan kızlara dağıtılır. Kızlar da bu suyu başlarını yıkayacakları suya katarlar. Filibe bölgesinde bir orta büyüklükte çömleğin bir yanına güzel bir kız siması çizilir. Çömleğin içi su doldurulur" Martufal" için toplanan küçük eşyaları koyarlar, ağzına da büyük bir çiçek demeti koyarlar. Ertesi gün ikindiden sonra Martufalı gül altından alarak düğünlerde gelini kınaya çıkarır gibi kına gecesi türküleri söyleyerek kınaya çıkarırlar. Bundan sonra her eşya mâni söyleyerek çömlekten çıkarılır.
Kırcaali bölgesinde ise kızlar arife günü her sene kalaylanan "Hıdrellez Bakırı'nı" alırlar, kırlara çıkarlar. Yedi pınardan su doldurulur ve bakırın içine yedi türlü çiçek atarlar. Eve dönünce ev ev dolaşarak "Martıval" (küpe, yüzük, bilezik vb.) toplarlar. O gece Hıdrellez bakırını öteki bölgelerde de olduğu gibi, bir gül dibine (delikanlıların bulamayacağı bir yerde) saklarlar. Bakırı ertesi gün ikindiye kadar orada tutarlar. İkindiden sonra martıvalı çıkarırlar.
Martaval çıkarma, kızların ve kadınların mâni söylemeleriyle başlar. Her çıkarılan eşya için bir mâni söylenir.
İşte ilk söylenen birkaç mâni :
Mâni mâni man açar
Mâni bilmeyen kaçar
Gelin kızlar mâni söyleyelim
Hangimiz üstün çıkar
Mâni mâni martufal
Martufalın şartı var
Bu mâni kime çıkarsa
Devlet ile bahtı var
Mânici başı mısın
Cevayir taşı mısın
Sana bir mâni atsam
Gönlünde (veya cebinde) taşır mısın.
Hıdrellez mânilerinde esas duygu sevdadır, aşktır. Gençlerin sevgililerine kavuşma arzusu, kavuşabilmeleri için çoğu zaman türlü engelleri yenebilmeleri anlatılır. Bazen araya düşmanlar, komşular, ana baba karışır. Bazen de hasretlik, gurbetlik, hastalık gibi olaylar ayrılmalarına neden olur. Martavaldan çıkarılan her eşyanın sahibine söylenen mânide kavuşmak umudu varsa, gençler buna inanır ve bir yıl bu inançla yaşar, bu umutla gönül avuturlar.
İşte kısaca, Bulgaristan Türkleri Hıdrellez Bayramını böyle kutlarlar. Buna "çiftçi bayramı" diyebiliriz, çünkü çiftçinin yaşamında mevsim önemlidir. Topraktan çıkaracağı verim de kendisinin yıl boyu ekmeğinin bol olup olmayacağını tayin eder. Hıdrellez Bayramı, o yıl çiftçinin topraktan çıkaracağı ürünün bol olması için bir dilek bayramıdır.
Son yıllarda açılan yeni ufuklar ve olanaklardan yararlanarak Bulgaristan Türkleri, Nevruz ve Hıdrellezle ilgili eski gelenek ve göreneklerini yeniden canlandıracak, ortak değerlerimizi korumak ve geliştirmekle Türk Dünyası'nın kültür gelişmesine katkıda bulunacaklardır.
KAYNAKÇA:
1. Bazain, L., Les Calendries Turcs Ausiens et medievaux -S.R.T Üniversitet te Lille III, 1974.
2. Çay, A., Türk Ergenokon Bayramı Nevruz, (İlâveli beşinci baskı), Ankara 1993.
3. Bu konuda yıllar önce bazı bilgileri seksen yaşında Bahriye Murat adında Kırcaalili bir kadından almıştım. Kırcaali'nin Tokatçık Belediyesine bağlı köylerde bilinen "Yılbaşı" bayramları hakkında bk. Ahmet Tacemen, Bulgaristan Türkleri. Yılbaşı Bayramları ve Mânileri, Adana 1991.
4. Bisertsi' de Sultan Nevruz.
5. Ocak, Ahmet Yaşar, İslâm-Türk inançlarında Hızır yahut Hızır İlyas Kültü, Ankara 1985.
6. Yenisoy, Hayriye, Kriçim'de Hıdrellez Mânileri. Balkanlarda Türk Kültürü, Sayı 7, 1993, sf. 14- 18.

Sayacı Oyunları
Tuna Ovasında yaşayan Türk topluluğu arasında oynanılan "Sayacı" (Kimi yerlerde Cemallar) denen geleneksel oyunlar çok eski çağlara uzanırlar. Atalarımız bu oyunları çağımıza kadar yaşatmışlar ve iyi de sonuçlar elde etmişlerdir. Sayacı oyunlarından ele geçen paralarla pek çok hayırlı işler yapmışlardır. Camiiere, mescitlere, toplanma yerlerine halı, kilim gibi mefruşat almışlar, cami ve mescitlerin onarım işlerine para vererek katılmışlar, yoksullara, yetimlere ve kimsesizlere yardımda bulunmuşlar, oyunlara katılarak para toplayan kişileri özendirme amacıyla ödüllendiriimişler, daha başka oyunlara istekle katılmalarını sağlamak için toplanan paradan oyunculara da pay ayırmaya özen göstermişlerdir. Kişilere ayrılan bu paralarla oyuncular topladıkları odalara saz, keman, zilli maşa, darbuka, tümbüldek ve müzik aletleri Almayı gelenek haline getirmişlerdir. Atalarımız bu sayacı oyunlarına büyük önem vermişlerdir. Çünkü yılın son bahar aylarından biri gençlerin maddi ve manevi yönden bol para kazanıldığına inanıldığından o ay sabırsızlıkla beklenir. Eğlence ve kazanç ayı olarak bilinir ve uygulanır.
Sayacı oyunlarında kentlerin, köylerin büyüklüğüne veya küçüklüğüne de önem verilir. Bir köy 500 550 haneden yukarı ise, sayacılar iki küme arasında paylaşırıar. Her kümenin sayacıları kendilerine ayrılan küme arasında paylaşırıar. Her kümenin sayacıları kendilerine ayrılan mahallerinin dışına çıkamaz. Mahallelerin sayılır gençlerinin de rızası alındıktan sonra oyunlar başlar

EVLENME (Trakya Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Müzikoloji Bölümü Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Sibel PAŞAOĞLU'nun "KUZEYDOĞU BULGARİSTAN’IN DELİORMAN (LUDOGORİYE) BÖLGESİ ETNİK TÜRKLERİNDE GELENEKSEL DÜĞÜN UYGULAMALARI" başlıklı makalesi...)
| 1992 KIDIRŞIK -Düğün |
Kuzeydoğu Bulgaristan Türklerinde, evlenme yaşı köy ve şehirde değişiklikler gösterebilmektedir. Bulgaristan Eğitim Bakanlığının 8. Sınıf olarak belirlediği (Ortaokul seviyesi) eğitim düzeyi zorunlu olduğu için, genellikle köyde evlilikler bu sınıftan mezun olduktan sonra gerçekleştirilmektedir. Yapılan görüşmelerde, şehirlerde evlenen çiftlerin çoğunun ise en az Lise mezunu oldukları ortaya çıkmıştır. Genellikle Lise, Lise Üstü Uzmanlık Fakülteleri veya Üniversite eğitimi sonrası dönemde evlilik düşünülmekte ve gerçekleştirilmektedir. Bu durumda, köylerde evlenme yaşı olarak kız ve erkekler için 17-18 uygun görülürken, şehirde bu yaş 21-23, hatta 26-27ye kadar çıkmaktadır.
Kuzeydoğu Bulgaristan Türklerinde, eskiden görülen bir adet olan ve Türkiye’de ağırlık, süt hakkı, baba hakkı, kız parası, ana yolluğu gibi adlarla bilinen başlık parası uygulamasına günümüzde rastlanmamaktadır. Bölgede akraba evliliklerine rastlanmamaktadır. Amca, teyze çocukları “kardeş gibi” yetiştirilmektedir. Eski Türk adetlerinden olan beşik kertmesi uygulamasına Kuzeydoğu Bulgaristan Türklerinde rastlanılmamaktadır. Bulgaristan yasaları gereği iki kişinin evli sayılması için, gereken resmi nikah, düğün seremonisinde özel bir yer tutmakta ve herkes tarafından yapılmasına özen gösterilmektedir. Halk arasında dini nikah olarak bilinen uygulamanın ise genellikle resmi nikah sonrasında, düğün sahibinin evinde, yakın geçmişe (1989) kadar yasaklandığı için, çoğu zaman gizli olarak kıyıldığı, yapılan görüşmelerde ortaya çıkmıştır.Bölge halkının, mensup oldukları toplumun bir parçası olarak, doğum kontrol yöntemleri hakkında oldukça bilinçli davrandıkları, bakabilecekleri kadar çocuğa sahip olmak istedikleri anlaşılmış, bu sayının köylerde genellikle 2-3 en fazla 4, şehirlerde ise 1-2 olduğu yapılan görüşmelerde ortaya çıkmıştır.
KÖY DÜĞÜNÜ
Köy düğünleri genellikle Perşembe akşamından, tüm köylünün düğüne davet edilmesi ile başlamaktadır. Davetliler şekerle ya da “düğün ekmee” ile düğüne davet edilmektedir. “Okuucu” ya da diğer bir deyişle, düğüne davet edecek olan kişi, düğün sahibi aile tarafından belirlenmekte ve genellikle bu kişilerin, köyün dul kadınları arasından seçilmesine ve önceden de bu işi yapmış olmalarına özen gösterilmektedir.
“ÇİİZ SERME”
Çiiz serme ya da kızın çeyizinin sergilenmesi, genellikle Pazartesi ya da Perşembe günleri, (bu günler uğurlu sayıldıkları için tercih edilmektedir) Erkek Evine gönderilmesiyle başlamaktadır. Kız tarafı çeyizi sergilemekte, bir de Erkek Evinde, çeyizi görmek isteyenlerle ilgilenecek olan bir “gözcü”(genellikle kızın yengesi) bırakmaktadır. Perşembeden itibaren, gelen davetliler, gelinin çeyizinin sergilendiği odaları ve Düğün Evini gezip görebilmektedir. Perşembe akşamı, Kız Evinde yapılan Kına Gecesine gelinin arkadaşları, Kız Tarafını seven, sayan kadın dost ve arkadaşları ve kadın akrabaları katılmaktadır. Kına, altın para (genellikle nesiller öncesinden kalan Osmanlı lirası) ve kızın kına gecesinde geleneksel olarak giymesi beklenen sırma işli kadife kumaştan Bindallı, Erkek Evinden süslü “booça”lar içinde, dualar eşliğinde Kız Evine gönderilmektedir.

KINA GECESİ
Kına gecesi olarak belirlenen gece, Kız Tarafı hüzünlü ve “kahırlı” dır çünkü genç kız artık yuvadan uçmaktadır, genellikle kadınlardan 1-2si “darye”, “zilli maşa” veya “tümbek” ile - şarkı söyleyen diğer kadınlara eşlik etmektedir. Kına gecesinde söylenen türküler ağır tempolu ve hüzünlü sözlü olabildikleri gibi, arada neşeli ve oynak türkülerin de söylendiği, davetlilerin gelini neşelendirmeye çalıştıkları görülmektedir. Perşembe akşamı Erkek Evinde tam bir eğlence ve sevinç akşamı olmaktadır. Burada türküler söylenip oyunlar oynanmaktadır. Gelin alabilmenin sevinci ve heyecanı adeta Erkek Evindeki tüm “hısım-akraba”, dost-arkadaş davetlileri sarmıştır.
Cuma günü, düğün hazırlıkları, tutulan “çalgıcıların” öğle vakti Erkek Evine gelmesiyle devam etmektedir. Burada onları damadın annesi karşılamakta ve kendilerine havlu, peşkir, gömlek gibi “bağşış”lar vermektedir. Genellikle iki klarinet, akordeon, davul, trampet ve bazen de “saz” dan oluşan çalgı grubunun başka bir köyden tutulduğu da görülmektedir. Burada, çalgıcıların “ustalığı”nın belirleyici rol oynadığı, bu nedenle o veya bu grubun seçilebildiği vurgulanmıştır. Çalgıcılar, yöresel oyun havaları çalarak Erkek evine gelmekte, burada kendilerini düğün süresince yönlendirmek ve tüm ihtiyaçları ile ilgilenmekle görevlendirilmiş olan kişi beklemektedir. Genellikle Erkek Evinin bir akrabası ya da güvendiği birisi olan bu kişi, çalgıcıların nerede, ne zaman ne yapacakları, nereye gidecekleri, nerede konaklayacakları gibi konularla ilgilenmektedir.
“KAAVE OCAA”
Köyün saygın ve maddi açıdan yeterli kişilerin evlerinde, bir ya da birkaç odada düğün süresince “kaave ocaa” ya da “kaave”ler kurulmakta, çalgıcılar Cuma günü, öğle yemeği yemek üzere bu “kaave”ye götürülmektedirler. Kaaveye gelen erkek davetlilere, düğün sahiplerinin bir saygı ifadesi olarak, hemen birer fincan Türk kahvesi ikram edilmekte, “oş geldiniz” diyerek yer gösterilmektedir. Köyün tüm erkeklerine açık olan kaaveye, geleneksel olarak, babaları o anda içeride bulunan delikanlıların girmemeye özen gösterdikleri tespit edilmiştir. Genellikle evli ve orta ya da ileri yaştaki erkeklerin, düğün süresince toplanıp sohbet etme, çeşitli konularda fikir alışverişinde bulunma yeri olan kaaveye çalgıcılar geldiklerinde, adet olduğu üzere orada bulunanların isteklerini çalmaktadırlar. Erkek Evi tarafından tutulan ve genellikle köyün sevilen, sayılan yaşlıca bir kişisi olan “kaaveci”, kahveleri pişirmek ve ikram etmekle görevlidir. Bununla birlikte, kahve, şeker, fincan, tepsi v.b. gibi malzeme ve araç-gereçlerin masrafları da Erkek Evi tarafından karşılanmaktadır.
“ÇALGICILI DAVET”
Çalgıcılar, kendilerine ikram edilen yemekten sonra, bölge halkınca özel bir saygı ifadesi olarak kabul edilen “düüne çalgıcıyla çaarma” geleneğini yerine getirmek üzere - Erkek Evinin akraba ve yakınlarını düğüne çağırmak üzere yola koyulurlar. Gidecekleri evin sokağında cami, kilise, mezarlık ya da maşatlık bulunuyorsa müzik kesilmektedir. Yapılan görüşmelerde, bu uygulamanın temelinde, bu türden yerlere yüklenen manevi anlamın ve duyulan saygının belirleyici rol oynadığı anlaşılmıştır. Çalgıcıların eve gelmesi büyük heyecan ve merakla beklenmekte, en son hangi mahallede duyuldukları, ne zaman burada olacakları konusunda heyecan dolu tahminler yürütülmektedir. Müzik çalarak akraba evine gelen çalgıcıları, ev halkı kapıda karşılamakta, rakı, sigara ve şeker gibi bazı ikramlarda bulunmaktadır. Burada çalgıcılara bazen havlu, peşkir veya mendil takıldığı görülmektedir. Daha sonra evin ön bahçesinde oyun havaları çalınmakta, ev halkı oynayıp eğlenmektedir. Bu arada evde hazırlanan “pide” ler, çeşitli tatlılar ve baklavalar, müzik eşliğinde Erkek Evine götürülmekte, bu yardımlaşma, yakın akrabaların bir tür sevgi-saygı ifadesi sayılmaktadır. Müzikle düğüne çağırılmayanlarla, çağırılan akrabalar arasında sıklıkla olmasa da, bazı dargınlık ve kırgınlıkların hatta tartışmaların çıkabildiği, bu tür ufak gerginliklerin – dargın tarafın: düğüne katılmama gibi kararlar almasına kadar gidebildiği belirtilmiştir. Akraba aileleri Erkek Evine müzik eşliğinde getirildiklerinde burada oyun havaları çalınmakta ve yeni gelenler, önceden burada olanlarla birlikte eğlenmektedirler. Burada bir süre kalan çalgıcılar bir başka akraba evine gitmek üzere yine “yol müziği” çalarak düğün evinden ayrılmaktadırlar. Böylece Erkek Evinin akrabaları düğün evine toplanmaktadır.
“GÜVEE TRAŞI”
Cuma akşamı, damat ve arkadaşları müzik eşliğinde köyün “belber” ine gitmekte, burada damat traş edilirken adet olduğu üzere çalgıcılardan biri “düdük kırıldı” diyerek müziği kesmektedir. Müziğin devam edebilmesi için damadın bir miktar para vermesi gerekmektedir. Damadın en yakın “delikannı” arkadaşlarından seçilen Sağdıcın traşı, damat traşının hemen ardından yapılmakta, daha sonra da sırasıyla tüm yakın akrabalar traş edilmektedir. Güvee traşı sona erdiğinde yine çalgıcılar eşliğinde Erkek evine dönülmektedir. Burada halkın toplanması beklenmekte ve çoğunluk toplanınca oyun havası, “köçek” , bazen de tango ya da daha sıklıkla çiftetelli gibi yerel halk oyunlarının çalındığı görülmektedir. Düğün (Erkek) Evine gelen davetliler bu oyunlara katılmaktadır. Cuma gecesi en geç 24:00-01:00’e kadar süren bu eğlence, yaşlıların toplandığı kaavede son bulmaktadır. Çalgıcılar, burada bulunanların isteklerini çalmakta, Cumartesi gününün yoğunluğu göz önünde bulundurularak eğlence nispeten kısa tutulmaktadır. Genellikle Cumartesi öğleden sonra uzak köyler yada kentlerden, özel olarak “bayrak”larıyla gelen davetliler, müzik eşliğinde köy meydanından alınıp Erkek Evine götürülmektedirler. Geleneksel olarak hazırlanan bu “bayrak”lar, davetlilerin Erkek Evine karşı olan saygılarının birer göstergesi sayılmaktadır. Genellikle uzun bir sopanın ucuna bağlanan 3-10m. kumaş, havlu ve beyaz peşkirden oluşan “bayrağın” tepesine çiçeklerden yapılmış süslü bir taç yada gösterişli bir demet takılmaktadır. Düğün Evine gelen “bayraklar”, herkesin görebileceği şekilde avluya dizilmektedir. Bu bayrakların dışında büyük ve süslü bir bayrak Erkek Evi tarafından hazırlanmakta ve evin samanlığının tepesine dikilmektedir. Bu bayrağa “Düğün Bayraa” adı verilmektedir. Türkiye Türk düğünlerinde bu bayrak genellikle Ay-yıldızlı Türk Bayrağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bulgaristan’da yıllardır Türk Bayrağının taşınmasının yasak olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, söz konusu “bayrak taşıma” geleneğinin böyle bir değişime uğrayarak simgeselleştirildiği düşünülebilir.
Cumartesi akşamı düğün alanına, ki bu köyün büyükçe bir yeşil alanı ya da köy meydanı olabilir, genellikle uzun tahta masalar kurulmakta ve burada, sayıları çoğu zaman 300-400 ya da daha fazla kişiyi bulabilen davetlilere Erkek Evi tarafından geleneksel olarak bir yemek verilmektedir. (Bkz. “Düğün Yemee”)
“DAKI”
“Dakı”ya başladığını haber veren ve bütün köy düğünlerinde aynı olan, değişmeyen özel bir taksim çalan çalgıcılar, davetlileri bir araya getirmektedirler. Dakıda damada takılan hediyeleri orada bulunanlara duyurmak üzere düğün sahibi tarafından esprili ve cana yakın, herkes tarafından sevilen bir kişi belirlenmekte, bu kişiye “kelej” adı verilmektedir. Damat ve sağdıcın bulundukları yere, Erkek Evine olan yakınlık derecesi ve yaş hiyerarşisine göre yaklaşan konuklar, damada, düğün süresince yanından ayrılmayan sağdıca ve keleje çeşitli “bağsıs” verip, paralar takmaktadırlar. Dakı töreni sona erdiğinde adet olduğu üzere, bu düğünden duyduğu sevinci herkesle paylaşmak için bir masanın üstüne çıkan kelej coşkulu bir köçek oynamakta, böylece eğlence diğer gençlerin de katılımıyla gecenin geç saatlerine kadar sürüp gitmektedir. Düğün alanında Dakı’nın yapıldığı saatlerde, Kız Evinde de Dakı yapılmakta, burada Kız Evini seven ve sayan kişiler ve akrabalar toplanmaktadır. Dakı’ya “tutulan” geline genellikle altın takılar, para ve kumaş gibi çeşitli hediyeler sunulmaktadır. Bölgede geleneksel Dakı, ya da Türkiye’deki adıyla Takı Töreni, Erkek ve Kız tarafının ayrı ayrı düzenledikleri bir tören olma özelliğini taşımaktadır.
YÜZ YIKAMA
Yüz Yıkama uygulaması Pazar sabahı damadın yakın arkadaşları, sağdıç ve diğer gençlerin, müzik eşliğinde evlerinden alınıp Erkek Evine getirilmesi ile başlamaktadır. Buradan köyün suyu devamlı akan Büyük Çeşmesine gidilmekte, burada damadın, sağdıcın ve sırayla diğerler davetlilerin yüzleri yıkanmaktadır. Bu arada önceden seçilen bir kişi suyun aktığı yeri eliyle kapatıp “su durdu” demekte, ancak damat bir miktar para verdikten sonra “sular tekrar akmaktadır”. Adet olduğu üzere çalgıcıların da “düdüklerinin bozulduğunu”, “davullarının patladığını” söyledikleri, bunun üzerine müziğin yeniden devam edebilmesi için damadın onlara da para verdiği bilinmektedir. Bu uygulamanın, sağdıca ve damadın diğer akrabalarına (örn. amcasına, dayısına, eniştesine) da uygulandığı ifade edilmiştir. Buradan Erkek Evine geri dönülmekte, ve bir sonraki uygulamaya - “güve giidirme”ye geçilmektedir.
“DÜÜN YEMEE” / DÜĞÜN YEMEKLERİ
1. Çorba (etli, sütlü bir çorba ya da işkembe çorbası) ve Ekmek
2. “Yaanı” / Yahni (koyun etinden yapılan geleneksel yahni)
3. Paça ( tavuk etinden yapılmaktadır)
4. “Laanaşı” / Lahana aşı – (bir tür lahana yemeği)
5. “Pide” (peynirli tepsi böreği)
6. “Pirinçli Et” (içerisinde daha çok kuzu / koyun eti ve daha az pirincin bulunduğu bir tür etli pilav)
7. “Böörülce” (yöresel lehçede fasulyeye verilen ad, sade ya da etli / pastırmalı kuru fasulye yemeği)
8. “Süt Karıştırması” (bir tür sütlü-unlu yemek, servisten önce üzerine kırmızı toz biberli kızgın tereyağı sosu gezdirilmektedir)
9. Sarma (geleneksel etli yaprak sarması, sarımsaklı yoğurtlu sos eşliğinde sunulmaktadır)
10. Köfte (kuru köfte)
11. Çeşitli Turşular (yöresel turşuların, genelden farklı olarak tatlı-ekşi bir tadı olduğu tespit edilmiştir)
12. Kuzu Çevirme (düğün evine en yakın akrabalara ikram edilmektedir)
13. Kabak Tatlısı (yapılan görüşmelerde, bu tatlının düğün yemeği menüsünde mutlaka yer alması gerektiği vurgulanmıştır)
14. Sütlaş / Sütlü aş / Sütlaç (bir tür pirinçli muhallebi)
15. İişaş / Ekşi aş (bulgur, dut, üzüm ya da erik pekmezi, şeker ve genellikle vişne gibi ekşili meyvelerin oluşturduğu malzemelerden yapılmaktadır. Yöreye özgü, zahmetli hazırlanan bir tür ekşili tatlıdır.)
16. Baklava (evde hazırlanan cevizli baklava)
17. Oşaf / Hoşaf (genellikle kışın tüketmek üzere hazırlanan, kurutulmuş elma, erik, armut, kayısı gibi meyvelere yörede verilen ad)
18. Sookluk / Soğukluk (yörede kompostoya verilen ad)
ŞEHİR DÜĞÜNÜ
Şehir düğünlerinin genellikle:
1) Nikah ve Kokteyl
2) Nikah ve Yemek (restoranda)
3) Nikah ve Balo
şeklinde gerçekleştirildiği saptanmıştır. Hızlı ve modern şehir hayatına, Bulgar yaşıtlarından farksız ayak uyduran Bulgaristan Türk gençleri, evlenirlerken, bu üç tip düğün töreninden birini tercih etmektedir. Araştırmanın amacı doğrultusunda bu çalışmanın ağırlığı, günümüzde hala geleneksel Türk Düğünü biçimine bağlı kalmaya özen gösterilen Köy Düğünlerine verilmiştir. Bölgenin zengin etno-kültürel mirasının önemli bir parçasını oluşturan düğün uygulamalarını olağanca renklilikleri ile ayrıca geleneksel yapılarını asırlarca korunmuş eski Türk adet ve göreneklerin oluşturduğu karakteristik dokularıyla ortaya çıkartmaya çalışmak, araştırmanın çıkış noktasını oluşturmuştur.


Dokumacılık



